CUMHURİYET
Batı dillerinde cumhuriyetin karşılığı, ulusun
kendisini yönetmesi anlamına gelir. Cumhuriyet rejiminde iki unsur çok
önemlidir:
a- İdare edilenler
b- İdare edenler
Bu iki unsurun sahip olası gereken özelliklerin başında
dürüstlük gelir. Cumhuriyet rejiminde her iki tarafında dürüst ve namuslu
olması gerekir. Rejimin demokrasi paltformuna
oturtulması şarttır.
Cumhuriyet, ulusun vatan ve hukuka sevgisi ve içten bağlılığı ile
yaşatılmalıdır. Bu nedenle cumhuriyete hayat veren damarların başında demokrasi
gelir. Gerçek cumhuriyet rejimlerinde sistemin demokrasi ile olan ilişkisi çok
önemlidir. Çünkü iç ve dış tehlikelere karşı cumhuriyet kendisini sert ve katı
bir şekilde ama demokrasinin gerekleri içinde koruyacaktır. Bunların dışına çıkılmaması
gereklidir, aksi taktirde demokrasi ile cumhuriyet arasında kopukluk başlar.
Bundan da en büyük zararı cumhuriyet rejimi görür. Onun için cumhuriyet
yöneticileri daima uyanık ve gözleyici durumda olacaklardır.
Demokrasiyi benimsemiş siyasi rejimlerdeki cumhuriyetlerde
özgürlüklerin kullanılma alanları, demokrasinin kuralları ile
sınırlandırılmıştır. Demokratik sistem ile idare edilen cumhuriyetlerde hiç
kimsenin sınırsız hak ve hukuku yoktur. Sınırsız hak ve hukukun olduğu
rejimlere de demokrasi veya cumhuriyet denemez. Çünkü demokrasilerde ve
demokratik cumhuriyetlerde kişilerin ve dolayısıyla toplumların özgürlükleri
hukuk yolu ile güvence altına alındığı gibi, buların sınırları da adaletin
kalemi ile çizilmiştir. Bu kısa açıklamadan sonra Atatürk'ün cumhuriyet ve
devlet anlayışına değinelim.
Atatürk, kurmuş olduğu genç Türk Devletinin yapısını 29 Ekim 1923 tarihinde
cumhuriyetin temelleri üzerine oturturken, en kısa zaman da bunun gereği olan
demokrasiye geçileceğini öngörüyordu. O da siyasi alanda
demokrasinin çok partili sistemle gerçekleşeceğinin bilincindeydi.
Atatürk'ün zamanımızdan yaklaşık üç çeyrek asır evvel
cumhuriyet için söyledikleri, bugün hala bazı batı ülkelerin elde etmeye
çalıştıkları düşüncelerdir. O söylediklerimi bilimsel bir temel üzerine
oturtmamış olsaydı, bu kadar zaman sonra düşünceleri hala güncelliğini
koruyabilir miydi? Atatürk sadece bilgili bir asker, uzak görüşlü bir devlet
adamı değil aynı zamanda gerçek bir düşünürdü. Ayrıca sadece düşünce üretmekle
kalmamış, bu düşünceleri gerçekleştirerek, üçüncü dünya ülkelerine
bağımsızlığın ve kurtuluşun yolunu da göstermiştir. Bugün bağımsızlık savaşı
veren pek çok ülkede Atatürk adı hala bir bayrak gibi dalgalanıyorsa nedenini
burada aramak doğru olur.
29 Ekim 1923 günü ilan edilen cumhuriyetin alt yapısını Atatürk aşama aşama nasıl hazırlamıştı ?
Cumhuriyet laik bir sistem üzerine kurulacaktı. Yani
cumhuriyet idaresinde ne halifeye ne de onun kalıntılarına yer vardı.
Cumhuriyeti adaletli bir adalet sistemi koruyacaktı. Cumhuriyetin genç
kuşakları çağ dışı kara kafalılar tarafından değil, aydın bağımsızlık ve
hürriyetin değerini bilen aydın kafalı öğretmenler tarafından
yetiştirilecektir. İmparatorluktan kalan mantık dışı ne varsa hepsi
kaldırılacak, cumhuriyetin temelini müspet ilim oluşturacaktır. Cumhuriyetin
yalnızca kanunlar ile, devlet zoru ile ve yasaklarla korunamayacağının
bilincinde olan Atatürk, onun gerçek değerini anlayabileceğini
söyleyebilmiştir. Geçen zaman içerisindeki olaylar bu ileri görüşlü devlet adamının
ve düşünürünün ne denli haklı olduğunu göstermiştir.
Bilgisiz ve bilinçsiz bir halk topluluğunun ulus olma hakkına sahip
olamayacağını vurgulayan Atatürk, ulusun bilinçlendiği oranda hak ve hukukuna
sahip çıkacağını biliyordu. Bu nedenle eğitim ve kültüre çok önem vermiştir.
Onun, bir bakıma kültürü, cumhuriyetin temellerinden biri olarak görmesindeki
neden budur.
Atatürk'e göre sadece cumhuriyete sahip olmak yeterli değildir.
Ona layık olmak da gereklidir. Bunun içinde gereken yol gene eğitimden geçiyordu.
Hürriyet ve bağımsızlığın kıymetini, erdemli ve özverili,
çağdaş eğitim almış olan gençler, savaş alanlarında bu uğurda şehit düşen
askerlerden çok daha iyi bilebilirlerdi Bağımsızlık; hürriyet, cumhuriyet
bundan böyle savaşarak değil, bunları değeri bilinerek korunacaktı. Onun için
kılıçla elde edilen zaferler, siyasi, ekonomik, kültürel zaferlerle
taçlandırılmalıydı.
CUMHURİYET'İN İLANI
Lozan'n kabulü ve
barışın sağlanması ile geride Türk Devleti'nin siyasal yapısını belirleyecek
devlet şeklinin ve adının ne olacağı sorunu kaldı. T.B.M.M.'nin
varlığı ile egemenliğin kayıtsız - şartsız ulusa ait olan, insan haklarına
dayanan bir devlet sistemi kurulmuştu. Fakat gerek halkın, gerekse Meclis
içinde bulunanların büyük kısmı Padişah'a dinsel ve geleneksel bağlarla
bağlıydılar. Padişah'ın işgal ettiği Saltanat - Hilafet makamı yüzyıllardır
kökleşmiş bir teokratik sistemdi. 1300 yılından beri de Osmanoğullarından
başka hiçbir aile iktidar olmamıştı. Egemenlik biri dinden, diğeri gelenekten
gelen iki kaynaktan çıkıyor ve Padişah'ta toplanıyordu. Gerçi İttihat Terakki
bu gücü kırmıştı, fakat sistemin özünü, yani egemenliğin kaynağını ve
kullanılış biçimini değiştirememişti. Egemenliğin, tanrı hakları sisteminden,
insan hakları sistemine geçişin bir sonucu olarak
Padişah'tan ulusa geçişi, bir ilke ve ülkü olarak
Amasya Genelgesi'nde ortaya konmuş ve 23 Nisan 1920'de B.M.M.'nde somutlaşmıştı. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da bu temel
üzerine oturmuştu.
Kurtuluş Savaşı ulusal bağımsızlık yanında ulus egemenliğini
de açık bir biçimde ortaya koyduğu için Padişah daha başından beri
milliyetçilerin amansız düşmanı kesilmişti. M. Kemal Paşa Padişah'ın ihanetini
bildiği halde, henüz zamanı olmadığı için Padişah'ı hedef almadı. Genç subaylık
yıllarından beri inandığı ve Erzurum'da Mazhar
Müfit'e not ettirdiği "Cumhuriyet" inancını "Ulusal bir
sır" olarak sakladı. Kurtuluş Savaşı içinde "Cumhuriyetçi" bir
düşünceyi ortaya atmak, iç parçalanmaya yol açacağı için bu yola gitmedi. Hatta
Sivas Kongresi sırasında "Cumhuriyet" ilan edelim önerilerini red etmişti. Fakat Kurtuluş Savaşı'nın Başkomutanı, Türk
Ulusu'nun kurtarıcısı M. Kemal, Türkiye'nin siyasal yapısını değiştirmenin ilk
adımını Saltanat'ın kaldırılmasını sağlamakla attı. Saltanat'ın kaldırılışına
en yakın arkadaşları bile karşı çıkmışlardı. Meclis'te tutucu kanat direndiyse
de, M. Kemal Paşa'nın kararlı ve sert tutumu sonucu Saltanat'ın kaldırılışı
sağlandı. Fakat onun bu sert tutumu endişe doğurdu. Bunun bir başlangıç
olduğunu görenler çeşitli yöntemlerle M. Kemal Paşa'yı engellemeye çalıştılar.
2 Aralık 1922'de Meclis'e muhalif grup tarafından bir öneri
verildi. "İntihab-ı Mebusan
Kanunu"nda değişiklik yapılmasını isteyen önergede "Büyük Millet
Meclisi'ne üye seçilmek için Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler
halkından olmak ve seçim çevresine yeni gelenlerin ise en az beş yıl oturmuş
olmaları" gerektiği kanun hükmü haline getirilmek isteniyordu. M. Kemal
Paşa'yı milletvekili seçilmekten yoksun bırakmak isteyen bu önerge üzerine söz
alan M. Kemal Paşa, doğum yerinin Türkiye'nin sınırları dışında kaldığını ve
bir yerde beş yıl oturmadığını belirttikten sonra, düşmanlara karşı
savaştığını, vatanı kurtarmak için hiç bir yerde beş yıl oturamadığını
hatırlatıp, ulusun sevgisisi kazanmış bir insan olmasına
rağmen kendisini yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak isteyen bu kimselerin
bu yetkiyi kimden aldıklarını sordu. Önerge red
edildi.
Mustafa Kemal'in kamuoyu yoklaması yapmak üzere 14 Ocak
1923'de Batı Anadolu'da bir geziye çıkmasını fırsat bilen muhalif grup, O'nun
Ankara'dan ayrıldığının ertesi günü "Hilafet-i İslamiye
ve Büyük Millet Meclisi" başlıklı bir broşür yayınladılar. Broşürün
önceden hazırlanmış olduğu ve M. Kemal'in Ankara'dan ayrılmasını fırsat bilerek
dağıtıldığı anlaşılıyordu. Broşürün ana fikri, islam
kamuoyunun son gelişmelerden (Saltanatın Kaldırılışı) büyük ızdırap
içinde bulunduğu, Hilafet'in hükümet demek olduğu ve Hilafet'in hukuk ve
görevlerini yok etmenin hiç kimsenin, hiç bir meclisin elinde olmadığı
esaslarına dayanıyor, "Halife Meclisin, Meclis Halife'nindir."
sözleriyle bitiriyordu. Yürütme yetkisinin Halife'ye verilmesini ve Meclis'in
aldığı kararların ve kanunların Halife'yi bağlamayacağı, dolayısıyla Meclis'in
çıkardığı Saltanat ve Hilafet ile ilgili yasaların meşru olmadığı görüşü
savunuluyordu. Bu bildiri, M. Kemal'e ve O'nun gerçekleştirmek istediği devrime
bir tepki idi.
İzmit'e gelen M. Kemal, din ve hilafet konusunda yaptığı
açıklamada "Türkiye Büyük Millet Meclisi Halife'nin değildir ve olamaz,
Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız ve yalnız Ulusundur." dedi. T.B.M.M.nin büyük programının tam bağımsızlık, kayıtsız şartsız
ulusal egemenlik esaslarına dayandığını, teokratik devlet biçiminin ve buna
bağlı bütün toplumsal düzenin ve çıkarların yıkılacağını belirtti. 16 Ocak'ta
yaptığı toplantıda, Hilafet'in dinle ilgisi olmadığını, siyasi bir mevki
olduğunu, idare-i maslahatçılıkla devrim yapılamayacağını belirttikten sonra
"Devrimin kanunu mevcut kanunların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim
kafamızdaki cereyanı boğmadıkça başladığımız devrim ve ilerleme bir an bile
durmayacaktır" diyerek gericilere gerekli yanıtı verdi. Basınla iyi ilişki
kurmak istediği için İzmit'te yaptığı basın toplantısında, "Devrim"
yapılacağını açıklarken, Meclis'te birliğin sağlanması için "Müdafaa-ı
Hukuk Gurubu"nun gerekli olduğunu bunun dışındaki grupların yararlı
olmadığını belirtti ve İttihatçılardan ülke yararı için politikaya
karışmamalarını istedi. Bu sırada Annesi Zübeyde
Hanım'ın ölüm haberi geldi. İzmir'de annesinin mezarı başında devrimci inancını
"Ulusal hakimiyet uğrunda canımı vermek benim için bir vicdan ve namus
borcu olsun" sözleriyle bir kez daha yineledi. Bu sırada Lozan'ın ilk
görüşmeleri kesildiği için İsmet Paşa ile Ankara'ya döndü. Meclis'te gizli oturumlar
çok sert geçti. Trabzon mebusu Şükrü Bey'in Topal Osman tarafından öldürülüşü,
M. Kemal'e saldırılara yol açtı. M. Kemal'i kendilerine buyük
engel gören, tutucu, gerici, ittihatçılar, çıkarcı gruplar, O'na karşı
muhalefette birleşiyorlardı. Yakın arkadaşlarından Rauf Bey, Kazım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat
Paşa'lar da yavaş, yavaş yanından ayrılıp, Hilâfetçilere kuvvet veriyorlardı.
Saltanatı geri getirmek isteyen gericilerin çalışmaları karşısında
arkadaşlarının kendisini yalnız bıraktığını gören M. Kemal, 20 Mart 1923'te
Konya'da yaptığı bir konuşmada Türkiye'yi Ortaçağ karanlığına çekmek isteyen
gericilere karşı tutumunu açıkça şu sözleriyle belirtti: "Eğer onlara
karşı benim şahsımda bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben şahsen onların
düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsi
imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim ulusumun hayatıyla
ilgili, o adım benim ulusumun hayatına karşı bir kasıt, o adım ulusumun kalbine
yöneltilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı fikirde olan
arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka o adımları atanları tepelemektir... Sizlere
bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. Örneğin eğer bunu sağlıyacak
kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar
karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam; yine tepeler ve
yine öldürürüm."
Cumhuriyet'e doğru gidiş bu kararlı sözlerle açıkça
görülüyordu. M. Kemal Paşa, 8 Nisan 1923'de dokuz ilkede görüşlerini
toplatarak, programını belirlerken, siyasi biçimlenmeyi de hazırladı.
Savaş zamanının T.B.M.M.'nin görevi son bulmuştu. Bu
sebeple Meclis kendini dağıtıp, seçime gitme kararı aldı. M. Kemal, dağılmadan
önce Meclisten 15 Nisan'da, Saltanatı geri getirmeye çalışanları vatan haini
kabul eden bir kanun değişikliği ile "Hıyanet-i Vataniye Kanunu"na,
ileride gerekirse yine İstiklal Mahkemeleri kurma fırsatını veren bir ek
getirdi.
Yeni kurulacak Meclis'te kuvvetli bir kadro oluşturmayı ve
böylece Cumhuriyet'i ilan etmeyi düşünen M. Kemal'in bu çalışmaları yakın
arkadaşlarının kendisinden uzaklaşmasını hızlandırdı. Rauf Bey ve arkadaşları,
M. Kemal'in partiler üstü kalmasını, politikaya karışmamasını, önererek, O'nu
pasif duruma getirmek istiyorlardı. Rauf Bey'in İsmet Paşa ile aralarının
açılması da bu ayrılığın başka bir yönü idi. Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı
karşılamak istemeyen Rauf Bey Başbakanlık'tan bile
istifa etti.
İkinci Meclis, toplandıktan sonra Lozan'ı onayladı. Artık sorun Türkiye'nin
rejiminin belirlenmesiydi. M. Kemal 22 Eylül 1923'de "Neue
Treie Presse" adlı bir Viyana gazetesi
muhabiriyle yaptığı görüşmede, 23 Nisan 1920'de kurulan sistemin Cumhuriyet
olduğunu fakat adının açıklanamadığını belirtip, yapılacak işin yalnızca isim
koymak olduğunu söyledi.
Yeni devletin başkentinin neresi olacağı da bir sorundu.
Ankara 1920'den beri bu işi yapıyordu. Merkezi ve güvenli durumu ortada idi.
Meclis'te uzun tartışmalardan sonra 13 Ekim'de Ankara başkent olarak oy çokluğu
ile kabul edildi. Cumhuriyet'in ilanına bir adım daha yaklaşılmıştı.
M. Kemal'e Cumhuriyet'in ilanına fırsat veren bir hükümet buhranı oldu.
Başbakan Fethi Okyar Bey'e karşı Meclis'te muhalefet
oluşması üzerine M. Kemal, "Erkan-ı Harbiye Umumiye Riyaseti Vekili Fevzi
Paşa"nın dışında kabinenin istifasına karar verdi ve 27 Ekim'de uygulandı.
Mevcut sisteme göre her bakan Meclis tarafından tek tek
seçiliyordu. İstifa eden bakanlar yeniden seçilirlerse, görev kabul
etmeyeceklerdi. Bu sırada Rauf Bey, Kazım Karabekir,
Ali Fuat, Refet Paşalar İstanbul'da bulunuyorlar ve
temasları, Halife'ye yakınlık gösterileri oluyordu. Ankara'da' ise kabine
kurulamıyordu. Bu gelişmeler üzerine "Cumhuriyet İlanı" ile işi
kökünden çözmeye karar veren M. Kemal 28 Ekim gecesi Çankaya'da İsmet Paşa ve
bazı kimseleri toplantıya çağırdı ve "Yarın Cumhuriyeti ilan
edeceğiz." diyerek kararını açıkladı. Misafirlerin ayrılmasından sonra
İsmet Paşa'yı alıkoydu ve birlikte, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda gerekli
değişikliği sağlayacak önergeyi hazırladılar. Ertesi gün saat 10'da Parti
grubunda yapılan toplantıda, M. Kemal Paşa Genel Başkan olarak Hükümet
buhranının mevcut sistemden kaynaklandığını, bunun çözumünün
istikrarlı bir sistemde olduğunu belirtttkten sonra
değişiklik önergesini okuttu:
* Türkiye Devleti'nin Hukümet şekli Cumhuriyettir
* Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur
* Türkiye Devleti, Hükümetin inkisam ettiği idare
şubelerini İcra Vekilleri (Bakanlar Kurulu)
vasıtasıyla idare eder.
Bu önerge Parti toplantısında tartışıldı Büyük Millet
Meclisi'nin aynı akşam (29 Ekim 1923) saat 18:45'de yaptığı toplantıdan sonra
20.30'da "YAŞASIN CUMHURİYET" sesleri arasında Cumhuriyet ilan olundu
ve yeni Türk Devleti'nin adı kondu. "TÜRKİYE CUMHURİYETİ". Hemen
arkasından da Türk Ulusu'nun kurtarıcısı Gazi M.Kemal
oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçildi. Kürsüye gelen Cumhurbaşkanı M. Kemal,
kendisini Cumhurbaşkanı seçen Meclis'e teşekkür ettikten sonra "Son
yıllarda Ulusumuzun fiili olarak gösterdiği kabiliyet ve istidat, kendi
hakkında kötü düşüncede bulunanlarınn ne kadar tedkikten uzak görünüşe önem veren insanlar olduğunu pek
güzel ispat etti. Ulusumuz kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hükümetin
yeni adıyla uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye
Cumhuriyeti, dünyada işgal ettiği yere layık olduğunu eserleriyle ispat
edecektir... Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve muzaffer olacaktır."
sözleriyle konuşmasını tamamladı. M. Kemal Cumhurbaşkanı seçildiğinde henüz 42
yaşındaydı. Cumhuriyetin ilk Başbakanı İsmet Paşa oldu.
19 Mayıs 1919'da Samsun'da başlayan yeni ve bağımsız, bir
Türk Devleti kurmak savaşı dış ve iç düşmanlara karşı başarıyla sonuçlanarak
Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Kurtuluş Savaşı'nın inanç ve başarısı nasıl
Atatürk'ün eseri idiyse, Cumhuriyet de yine O'nun eseri idi. İleriki yıllarda
bunu şu sözleriyle belirtti. "Benim en büyük eserim Türkiye
Cumhuriyeti'dir."
SONUÇ
Bir zamanların muhteşem Osmanlı İmparatorluğu, gerek iç
gerekse dış etkenlerin sonucunda 18. y.y.'dan itibaren hızlı bir çökuntüye girdi. Kapitülasyonlar sebebiyle Avrupa devletlerinin
açık pazarı durumuna geldi. Rusya ve Avusturya'nın devamlı saldırıları sonunda
savaşları kaybederken, önemli topraklarını elden çıkardı. İmparatorluğun bu
çöküntüsünü gören Padişahlar, İmparatorluğu kurtarmak için ıslahat önlemlerine
başladılar. Fakat yalnızca askeri olan bu önlemler etkili olamadı. III.
Selim'in başlattığı Nizam-ı Cedit ise 1807'de gerici bir ayaklanma ile son
buldu.
19. y.y.'da çöküntü büyük hızla sürerken, Fransız
Devrimi'nin ortaya koyduğu ulusal bağımsızlık ve egemenlik akımları, Osmanlı
İmparatorluğu'nun Balkanlar'da yaşayan Hristiyan
azınlıklarını etkiledi ve bagımsızlık isteklerini
kamçıladı. Sırp, Yunan ve hatta Mısır ayaklanmaları İmparatorluğun iç bünyesini
sarstı ve bunlar giderek bağımsızlık veya özerklik kazandılar. Bu yüz yılda Rus
tehlikesi karşısında İngiltere ve Fransa Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak
bütünlüğünü koruma potikası izlediler. Kırım
Savaşı'nda bu politika sonucu Rusya'ya savaş bile açtılar. 1838 ticaret
anlaşması ile imparatorluk ekonomik bakımdan batının eline geçerken, 1854'den
sonra başlayan dış borçlanma ile, 1881'de mali iflasa ve batının mali
denetimine girdi. II. Mahmut Islahatı ve Tanzimat da İmparatorluğun kurtuluşu
için çözüm olmadı. Genç Osmanlılar'ın çalışmaları
1876'da Kanun-u Esasi'nin ilanını hazırladı. Birinci Meşrutiyet yaşama fırsatı
bulamadan 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı bu dönemin sonunu hazırlarken, Abdülhamid'in "İstibdatı"
başladı. Bu tarihten sonra İngiltere de koruyucu politikasını terk etti. Ermeni
konusu da ilk kez gündeme geldi. Osmanlı İmparatorluğu bundan sonra Almanya'ya
yanaştı. Alman siyasi, askeri ilişkisi, Alman ekonomik ihtiraslarını da
getirdi. Bağdat Demiryolu projesi bunu simgeledi.
20. y.y.'a girilirken Abdülhamid'e
karşı başlayan Genç Türk hareketi gittikçe kuvvetlendi ve 1908'de II.
Meşrutiyeti getirdi. Fakat 31 Mart gerici ayaklanması ile 1909'da iç buhran
yaşandı. II. Meşrutiyet de İmparatorluğu kurtaramadı. Osmanlıcılık, İslamcılık,
Batıcılık ve Türkçülük akımlarının çatıştığı bu dönem, içte buhranlar, anarşi
yaratırken, dışta da Trablus ve Balkan Savaşları'nda büyük yenilgi ve tüm
Makedonya'nın kaybı ile sonuçlandı. 1914 yılında başlayan Birinci Dünya
Savaşı'na Almanya yanında giren İmparatorluğun kaderi de çizilmiş oldu. Bu
savaştan çok ağır kayıplarla yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu Mondros Ateşkesi
ile kayıtsız şartsız teslim oldu.
Yüz yıldan beri süren Doğu Sorununun çözümü, Avrupa'nın
Hasta Adamının mirasının paylaşılması ile Türk Ulusu'nun dünya siyasi
tarihindeki varlığı ortadan kaldırılmak isteniyordu. Savaş içinde gizli
anlaşmalarla, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya Osmanlı İmparatorluğu'nun
paylaşılmasını kararlaştırmışlardı. Fakat Rusya'da devrim çıkınca anlaşmalar
önemini yitirdi. Türk Ulusu'nun hakkında karar verecek en büyük kuvvet İngiltere
idi. İngiltere Batı Anadolu'yu Yunanistan'a veriyor, Doğuda bir Ermenistan ve Kürdistan kurmak istiyor, Türk yurdunun geri kalan
yerlerini de Fransa ve İtalya ile paylaşıyordu. Ülkenin yağmalanmasına boyun
eğen Padişah ve Hükümet, kurtuluşu İngiliz himayesinde görüyorlardı. Halk ve
aydınlar çaresizlik içinde, çoğunluk kadere boyun eğmiş görünüyordu. Kurtuluş
çareleri arayanlar Padişah - Halifesiz bir çare düşünemiyordu. Kurtuluşu
Amerikan mandasında görenler veya yörelerinin kurtuluşunu sağlamak için
çalışanlar vardı.
Birinci Dünya Savaşı'nın sonundaki perişan ve çaresiz
durumda, bir tek insan, M. Kemal topyekün kurtuluş ve
tam bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak düşüncesiyle Samsun'a geldi. O'nun
yola çıktığı sırada ise Yunanlılar İzmir'i işgal ediyorlardı. Padişah ve Hukümet ise İzmir'i Yunanlılara veren İngilizlerin hala
körü körüne her isteğine boyun eğiyorlardı. Düşmanla işbirliği yapan Padişah ve
İstanbul Hükümeti'nin bu tutumları karşısında M. Kemal, ulusal bağımsızlık ve
ulusal egemenlik savaşının esaslarını Amasya'da ulusu ve orduyu Padişah -
Halifeye karşı ayaklandırmak şeklinde belirledi. Erzurum ve Sivas
Kongreleri'nde de bu esaslar içinde yeni bir Türk Devleti'nin kuruluşunun
ulusal bilinçlenme, idari, siyasi örgütlenmesini de gerçekleştirdi. Misak-ı Milli ile bu esaslar İstanbul'da bir kez daha
ortaya konunca İngilizler, İstanbul'u işgal ettiler. Bundan yılmayan M. Kemal,
Ankara'da ulusun meşru iradesinin eseri olan ulusal egemenlik prensibini B.M.M.
ile ortaya koydu. Fakat bütün bunların gerçekleşmesi çok büyük güçlükler ve
olanaksızlıklar içinde yapılıyordı. Bir yandan İtilaf
Devletleri ve Yunan saldırısı ve baskıları bir yandan Padişah ve İstanbul
Hükümeti'nin M. Kemal ve B.M.M.'ni gayri meşru ilan
etmesi, Türk Ulusu'nu olumsuz yönde etkiledi. Türk Ulusu, yüzlerce yıldan beri
dini ve geleneksel iktidar kabul edilen Padişah - Halife ile bu değerleri yıkan
ve yerine ulusal, egemenlik değerleriyle ulusu bir araya toplamak isteyen M.
Kemal hareketi arasında bir süre bocaladı. Yer yer
B.M.M.'nin otoritesine karşı ayaklanmalar çıktı.
Doğu Anadolu'da Ermenilere, Güneyde Fransızlara karşı
savaşıldı. Batıda Yunan Taarruzu ve iç ayaklanmalara karşı Kuva-yı Milliye ile çözüm bulan B.M.M. daha sonra düzenli ordu
kurar. I. ve II. İnönü Savaşları ile ilk askeri başarılarını sağladı. Diğer
yandan dış ilişkilerde Sovyetler Birliği ile Moskova Antlaşması'nı imzaladı.
Sakarya Meydan Savaşı'nda Yunan Ordusu'nu yendi. Fransa ile de anlaşan Türkiye
İtilaf blokunu da parçaladı. 26 Ağustos 1922'de başlayan
ve 9 Eylül'de İzmir'de Yunan Ordusu'nun denize dökülmesi ile son bulan Büyük
Taarruz, Türkiye gerçeğini ve Türk Ulusu'nun yenilmez azmini bütün dünyaya
kanıtladı. Askeri başarısını Mudanya Ateşkesi ve Lozan Antlaşması ile de
onaylattı. Emperyalizme karşı yapılan bağımsızlık savaşını kazanan, "Türk
Mucizesi"ni yaratan Türkiye'nin bu başarısı bütün Mazlum Uluslara örnek
oldu.
M. Kemal Kurtuluş Savaşı'nın bittiği yerde; Türkiye'nin
çağdaşlaşma savaşını başlattı. 1 Kasım 1922'de Saltanat'ın kaldırılışı ve 29
Ekim 1923'de Cumhuriyet'in İlanı ile Türkiye yeni devlet sistemini Fransız
Devrimi ile ortaya konan insan haklarına dayanan "Ulusal ve Laik
Devlet"i gerçekleştirmiş oldu. Ancak, çağdaş devlet ve ülke olma
mücadelesi için Türk Devrimi'nin başarılması için Cumhuriyet döneminde Atatürk
'ün yeni mücadele vermesi gerekiyordu.
Ergün AYBARS, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, 1986, ss. 359-366
10. YIL NUTKU
Türk Milleti;
Kurtuluş savaşına başladığımızın onbeşinci
yılındayız. Bugün,
Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu, en büyük bayramıdır.
Kutlu olsun.
Yurtdaşlarım,
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk
kahramanlığı ve yüksek Türk Kültürü olan, Türkiye
Cumhuriyetidir. Buradaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli
ordusunun bir ve beraber olarak, azimkarane
yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz çünkü daha çok
ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzun, dünyanın
en mamur ve medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş
refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü, muasır
medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizde zaman ölçüsü geçmiş
asırların gevşetici zihniyetine göre değil; asrımızın sürat ve hareket
mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nisbetle,
daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da
muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir.
Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti, milli
birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk
milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve
kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim
ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sa’natları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki,
milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme
bağlılığını güzel san’atlara sevgisini, milli birlik
duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besliyerek
inkişaf ettirmek, milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu,
bütün beşeriyette hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi
yapmakta, muvaffak olacaktır.
Bugün, aynı inan ve kat’iyetle söylüyorum ki, milli
ülküye, tam bir
bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin, büyük milletinin, büyük
millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha
tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük
medeni vasfı ile, atinin yüksek medeniyet ufkunda, yeni bir güneş gibi
doğacaktır.
Türk Milleti;
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük bayramını, daha büyük şereflerle
saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı, gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene.!
Mustafa Kemal ATATÜRK
29 Ekim 1933
CUMHURİYET YÖNETİMİ
Türkiye Büyük Millet Meclisinin Saygıdeğer Üyeleri!
Büyük Millet Meclisinin hayırlı ve bereketli elinin, Türk
milletinin geleceğini yönetmeye başladığının beşinci senesini kutluyoruz. Bu
vesileyle yüksek heyetinizi saygıyla selâmlarım.
Geçen sene Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin gerçek
arzularına uygun olarak devlet şeklini Cumhuriyet olarak kararlaştırdı.
Cumhuriyet yönetimi, ülkemizin en uzak köşesine kadar büyük bir heyecanla
ulaştı, kabul gördü. Millet; cumhuriyetin,Türk vatanını asırların kötü
yönetiminden kurtaracak ve ülkeyi lâyık olduğu gelişme seviyesine ulaştıracak
yegâne yönetim şekli olduğunu anladı. Millet, cumhuriyetin şu anda ve gelecekte
her türlü tehlikeden korunmasını talep etmektedir. Milletin talebi,
cumhuriyetin denenmiş, sınanmış ve olumlu sonuçları alınmış bütün esaslara bir
an evvel ve tam anlamıyla geçilmesi şeklinde ifade
edilebilir. Yüksek Meclisin büyük bir önem vererek uğraştığı teşkilâtı esasiyede (Anayasa'da), milletin talebini karşılamak
hepimizin görevidir. Diger taraftan, hükûmetin görevi, gelişmiş ve medenî yönetimin bütün
gereklerini anlaşılır ve çok hızlı bir şekilde ülkemizin tamamında uygulamak,
aksaklıkları gidererek geliştirmektir.
Görevimizi, milletin arzularına uygun olarak yapabilmeyi
bütün gönlümle temenni ederim.
Mustafa Kemal ATATÜRK
1 Mart 1924
CUMHURİYET TÜRKİYE'SİNE BİR BAKIŞ
Yirminci yüzyılın başında, hattâ Cumhuriyet'in kurulduğu yıllarda,
Türkiye'nin bir ucundan öteki ucuna, tarımda karasaban dönemi yaşanıyordu; Türkiyede traktör, İlaçlama âleti, ziraî ilâç, kimyevî
gübre üretilmiyordu; köylümüz bunları kullanmayı bilmiyordu. Tarım teknolojisi
bin yıl öncekinden pek farklı sayılmazdı. Cumhuriyet döneminde, nüfusumuz 10
milyon civarından 50 milyonun üstüne yükseldiği halde, Türkiye halkı
1923'tekinden daha iyi besleniyorsa, bunu bilim ve teknolojideki ilerlemelere
ve artan üretim gücüne borçluyuz. Cumhuriyetten bu yana nüfusu beş katına yakın
artış gösteren Türkiye'nin, bu süre içinde, buğday üretimini sekiz katına yakın
arttırabilmesi (ve başka tarımsal üretim alanlarında ayni gelişmelerin
görülmesi) sayesindedir ki, Türkiye bugün kendi nüfusunu besleyebilecek sayılı
dünya ülkeleri arasında bulunmaktadır.
Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu günlerde, ülkede sanayi
teknolojisi Batı Avrupa'nın XIX. yüzyılın başında ulaştığı teknolojiden bile
geri idi. 1915 yılına ait istatistik bilgilerine göre, elektrik gücü kullanan
tesisler son derecede azdı ve bunlara sadece bir iki şehirde rastlanabilirdi.
Ülke, elektrik çağ! şöyle dursun, buhar çağına bile tam olarak geçmiş
sayılmazdı. Dereler üzerinde kurulup su gücü ile dönen basit değirmenler,
sanayi sektörünün önemli bir kesimini oluşturuyordu. Çeşitli üretim kollarında,
işyeri başına düşen ortalama işçi sayısı 2 veya 3'ten ibaretti. Hiçbir faaliyet
kolunda ortalama işçi sayısı 5'in üstüne çıkmıyordu, iş yerleri, genellikle,
"küçük zanaat" kategorisine giren atölyelerden ibaretti. Üstelik,
irili ufaklı bu iş yerlerinin üçte ikiden fazlası Türk'lerin mülkiyetinde
değildi. Yurt içi pamuklu dokuma tüketiminin yüzde 2'si yerli fabrika, yüzde
23'ü el tezgâhları ve yüzde 75'i ithal ürünleriyle karşılanıyordu. İthal edilen
pamuklu dokuma ürünleri, yerli fabrika üretiminin 38 katı civarında idi. İleri
Avrupa teknolojisi, Anadolu'un el dokumacılığını da
yavaş yavaş yok ediyordu. Türkiye pamuk üretimine
elverişli bir ülkedir. Fakat Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, insanımızın
doğduğu zaman sarıldığı, yaşadığı sürece giydiği ve öldüğü zaman kefenlendiği
bezlerin çoğu Türkiye'de üretilmiyordu. Kaput bezi, Anadolu'nun pazar
yerlerinde "Amerikan bezi" diye satılıyordu. Birçok yurttaş için,
sırtına mintan, ölüsüne kefen bezi bulmak büyük sorundu. Atatürk'ün Sümerbank
bez fabrikalarıyîa başlattığı Türk dokuma ve
konfeksiyon sanayii, bugün kaliteli ürünleriyle, Türk
müteşebbislerinin, teknik elemanlarının ve işçilerinin başarılı çalışmalarıyla,
Avrupa ve Amerika pazarlarında rahatça rekabet edebilir hale gelmiştir. Dönüm
başına elde edilen pamuk miktarındaki büyük artış da, tarım teknolojisinde ve
sulamadaki ilerlemenin sonucudur.
1920'lerin Türkiyesinde, şeker
üretecek bir tek fabrika yoktu. İklim sarfları şeker pancarı üretimine
elverişli olan Türkiye, şekerini Rusya'dan, Orta Avrupa'dan getirirdi. Bugün,
Türk köylüsü şeker pancarı üretiminde, dönüm başına sağlanan verim bakımından
dünyanın en ileri ülkeleri düzeyine erişebilmiştir; bugün ülkemizde yalnız
şeker pancarı ve şeker değil, bir şeker fabrikasını kurabilmek için gerekli
olan makina ve cihazlar da üretilmektedir.
Cumhuriyet döneminin başlarında, köylümüz, kullandığı
kazmanın, küreğin sapını ağaçlardan kesip yontar, fakat bunların ucuna takacağı
çok basit bir çelik parçası için yabancı ülkelerin mamullerini arardı. Bundan
otuz yıl önce bile, Türkiye'de traktör sayısı yok denecek kadar azdı. Ülkemizde
traktör, kamyon, otomobil, otobüs üretilmesi şöyle dursun, bu araçların en
basit parçalan bile yapılamıyordu. Kısa bir süre öncesine kadar tarlalarına
traktör girmeyen Türkiye, bugün -teknoloji transferi yoluyla da olsa- ihtiyacı
bulunan traktörleri büyük ölçüde yurt içinde üretebilmektedir. Kamyon ve
otomobil yapabilen, bazı Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerine motorlu araçlar
ihraç edebilen Türkiye, arîtk yirminci yüzyılın
başındaki, hattâ ortalarındaki Türkiye değildir.
Bugün, büyük kapasitede üç ve orta boyda birçok demir-çelik
tesisine sahip olan Türkiye, artık demiryollarının yalnız raylarını değil,
vagonlarını, hattâ lokomotif-lerini üretebilecek
düzeye gelmiştir. Kimyevî gübre, petro-kimya
sanayilerini kurmuştur.
1923'te, hattâ daha sonraları, bir torba çimento, basit bir musluk veya birkaç
metre su borusu bile imâl edemeyen Türkiye, bugün her çeşit inşaat malzemesini
üretmekte, bir kısım ürünlerini yurt dışına satabilmektedir. Bir torba çimento
yapamadığı için çimentoyu İngiltere'den, fayansı ispanya'dan, bir tabaka cam
üretemediği için pencere camını çeşitli Avrupa ülkelerinden getiren Türkiye,
bugün, çimentoyu da, fayansı da ihraç eden, ürettiği camları Avrupa ve
Amerika'da pazarlayabilen bir ülke haline gelmiştir. 1923'te bir devlet binası,
bir hastahane inşa edilirken, yalnız demiri,
çimentoyu, sıhhî tesisat malzemesini, boyayı, kiremiti
vb. değil, mühendisi, ustayı ve kalifiye işçiyi bile dışardan getirmeğe mecbur
olan Türkiye, bugün dış ülkelerde büyük bayındırlık işlerinin, dev inşaatların
yapımını yüklenebilmededir.
Öğrencilerin elindeki basit bir kurşunkalemi, silgiyi, kitap ve defter kâğıdını
üretemeyen; yalnız dikiş makinasını değil, dikiş
ipliğini bile yapamayan; sofradaki bardağı, tabağı, çay-kahve fincanını bile
dışardan almağa mecbur olan Türkiye artık geçmişte kalmıştır.
Cumhuriyet kurulduğunda elektrik üretimi sıfıra yakın olan; bir tek köyünde
bile elektrik bulunmayan; hattâ iki veya üçü hariç, bütün il merkezleri
elektriksiz olan Türkiye, bugün bütün illerini enterkonekte
elektrik şebekesine bağlayabilmiş, bütün ilçelerini elektriğe kavuşturmuş;
hattâ illerinin bir çoğunda elektriksiz köy bırakmamıştır. Türkiye'nin her
köşesini elektrik enerjisine kavuşturma yolunda büyük mesafe alınmıştır.
Sadece, bazı alanlardan birkaç örneğini verdiğimiz ve saymakla bitmeyecek olan
bütün bu ilerlemeler yeterli midir? Kesinlikle hayır!...
Cumhuriyet dönemine girerken Türkiyenin
hareket noktası çok gerilerde idi. Bilim, teknoloji ve eğitim alanında, ileri
ülkelerle aramızda büyük bir uçurum vardı. Bilim, teknoloji ve çağdaşlaşma
hamlesine 1632' de tahta geçen Birinci Petro ile
başlayan Rusya, hatta Osmanlı devletinden ayrılan Balkan ülkeleri bile, bu
alanlarda Osmanlı devleti ile kıyaslanamayacak kadar ilerde idiler.
Çağdaşlaşma hamlesine 1860'larda başlayan Japonya, Osmanlı devletinden farklı
olarak, millî bütünlüğe sahip bir ülke idi; çağdaşlaşma atılımını başlattığı
sırada parçalanma değil, yükselme yolunda bulunuyordu; istilâ tehditlerinden
uzaktı. Tarih boyunca, dünyada, yabancı istilâsına ve hırsına en çok hedef olan
bölge Osmanlı devletinin bulunduğu bölge iken, Japonya, çağlar boyunca dünyanın
en az istilâ görmüş köşesinde yer almıştı. Resmî bir devlet dininin
bulunmayışı, dinin devlet işlerine karışmaması ve çağdaşlaşmaya en küçük ölçüde
karşı c'ıkmaması, Japonya'nın bir başka özelliği idi.
Belki de en önemli fark olarak Japonya, daha 1918 de öğrenim çağındaki
çocukların % 98'ini okula kavuşturmuş bulunuyordu. Halbuki, 1923'te kurulan
Türkiye Cumhuriyeti, çocuklarının % 90'ı okuldan yoksun bir ülke devralmıştı; Üsteliki eğitimden yararlanır gibi görünen çok sınırlı
sayıdaki evlâtlarımızın büyük çoğunluğu da, çağdaş bilim ve eğitimle hiç ilgisi
olmayan medreselere deyam eder durumda idiler.
Aşağıda göreceğimiz üzere, Cumhuriyet kurulduğunda, her alanda olduğu gibi
eğitim alanında da hareket noktası çok gerilerde idi. Düşününüz ki, bütün
Türkiye'de liselerin dokuzuncu, onuncu, onbirinci ısınıflarında okuyan öğrencilerin sayısı sadeee 1247'den ibaretti... Hiçbir alanda yeterli sayıda
yetişmiş eleman yoktu. 1911 Trablus ve 1912'deki Büyük Zafer'e kadar, Türk
Milleti, üç ayrı kıt'ada ve pek çok cephede âdeta
aralıksız savaşmağa mecbur kalmıştı. Cumhuriyet yönetimi, bir uçtan bir uca
harap, insangücü kaynakları erimiş, üstelik Osmanlı
döneminin dış borçlarının bir kısmını ödemeğe mecbur, yoksul ve bitkin bir ülke
devralmıştı. Kurtuluş Savaşı destanı bu şartlar içinde yaratılmıştı. Türk
Milleti,; bilim ve teknoloji atılımını da, bu güçlükler içinde başlatmağa
mecburdu.
Bütün bu gerçekler ve güçlükler göz önünde tutulursa, Türkiyenin Cumhuriyet döneminde yaptığı atılımın önemi ye
değeri daha iyi anlaşılır. Hareket noktasının ne olduğu iyi bilinirse, Türkiye
Cumhuriyetinin sağladığı başarılar küçümsenemez. Ancak, Atatürk Türkiyesinin evlâtları, sağlanan başarıyı hiçbir şekilde
yeterli göremezler. Önümüzde,aşılması gerekli çetin ve uzun yollar bulunduğunu
da bilmelidirler. Atatürk'ün, daha Cumhuriyetin Onuncu yılında söylediği gibi
"az zamanda çok ve büyük işler yaptık" diye sevinsek bile, hemen bu
cümlenin ardından büyük önderin söylediği şu sözleri de hatirlamamız
gerekir: "Fakat yaptıklarımızı asla yeterli görmeyiz. Çünkü daha çok ve
daha büyük işler yapmak meeburiyetinde ve azmindeyiz.
Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve en medenî ülkeleri seyiyesine
çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına
sahip kılacağız. Millî kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin
üstüne çıkaracağız... Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da
muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir.
Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekîdir. Çünkü Türk milleti, millî
birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk
milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında
tuttuğu meş'ale, müsbet
ilimdir". Bilim ve teknoloji yarışının hızlanarak sürüp gittiği
dünyamızda, Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençlere düşen görev bu bilim meş'alesine sahip çıkmaktır.
Hiç şüphe yok ki, Cumhuriyet gençliği, Atatürkün
ne derecede elverişsiz şartlar içinde ne kadar büyük güçlükleri aştığını
hatırlayarak, onun engin yurtseverliğinden ve aydınlık düşüncelerinden ilham
alarak, çağdaş bilim ve teknolojiye egemen olacak, en çetin güçlükleri
yenecektir.
Turhan Feyzioğlu
Atatürk Araştırma Merkezi ÜyesiATATÜRK VE
CUMHURİYET EĞİTİMİ
Birinci Dünya Savaşı sonunda batılı devletler,
askerî, siyasî ve ekonomik olarak bitmiş zannıyla, altı yüzyıllık Osmanlı
Devletini paylaşmanın çok kolay olacağını düşünüyorlardı. Onlara göre, yeni bir
kimlikle ortaya çıkmak isteyen Türk ordusu, başlatmış olduğu Kurtuluş
Savaşı'ndan galip çıksa bile, tahrip olmuş hiçbir kurumunu yeniden inşa
edemezdi. Ancak, batılı devletlerin görmezden geldiği bir lider vardı. O da
Mustafa Kemal'di. Türk ulusu, büyük önderi sayesinde olağanüstü gayretlerle
bağımsızlığını kazanmış, yeniden yapılanma yolunda inkılâpları hızla uygulamaya
koymuştur.
O Büyük Önder ki, savaş meydanlarından sonra asıl kazanılması
gereken savaşların, ekonomik zaferler olduğunu, aksi takdirde çok büyük
zaferlerin bile kısa bir sürede unutulacağını biliyor; bunun için de Kurtuluş
Savaşı bitiminde İzmir'den Ankara'ya dönüşünde:"Küçük savaş bitti. Asıl
büyük savaş yeni başlıyor. Büyük savaş cehaletle yapılacak olan savaştır. Bunun
tek yolu da millî bir eğitim politikası oluşturmaktır." diyordu. Hedef,
Türk milletinin geri kalmasına sebep olan bazı kurumların yerine, toplum
hayatında çağdaş gelişmeyi sağlayacak modern kurumlar oluşturmak ve
kalkınmadaki temel atılımları bir an önce gerçekleştirmekti. Bunun yolu
eğitimden geçmekteydi. Atatürk'e göre: "Eğitim,
bir milleti ya hür müstakil, şanlı yüksek bir cemiyet
hâlinde yaşatır, ya da bir milleti esaret ve sefalete
terk eder." İşte bütün bunları gerçekleştirmenin en etkili yolu eğitimde
yapılacak köklü devrimler ve değişikliklerdi. Atatürk, eğitimin millî, lâik,
akılcı, gerçekçi ve ihtiyaca cevap veren bir öze sahip olması için gerekli
tedbirleri alarak, dil, tarih, hukuk ve yazı alanlarında yapılan köklü
değişikliklerle çağdaş gelişmenin önünü açmıştı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin
sağlam temeller üzerinde kurulması için özellikle millî eğitim işlerinde
başarıya ulaşılması gerekiyordu. Bu yüzden Atatürk, gittiği her yerde ve
katıldığı bütün toplantılarda, cehaletin ve yoksulluğun ancak eğitim yoluyla
ortadan kaldırılacağını önemle belirterek gerçekleri açıklamıştır.
Türk ulusu, eğitim kadrosunu oluşturmak için bütün güçlerini
seferber ederek öğretmenler yetiştirmiş ve bu eğitim ordusunu yurdun dört bir
tarafına dağıtmıştır. Artık cehaletle savaş başlamıştır. Bu savaş, aynı zamanda
tarih boyunca aleyhimize kullanılan bütün olumsuzluklara karşı yapılan bir
savaştı. Bu savaş ile bütün dünya, hayretler içerisinde Türkiye'deki
değişimleri izleme durumunda bırakılmıştır. Yıkıntılar üzerinde genç, dinamik
ve modern bir devletin filizleri yeşermeye başlamıştır. Bu durum için: "Az
zamanda büyük işler başardık." diyordu Büyük Önder. Gerçektende kısa süre
içerisinde, eğitim-öğretimdeki kurumlar yaygınlaştıkça yeni kadrolar yetişmiş,
bu kadroların çalışmaları ihtiyaca cevap verdikçe, kalkınmada büyük gelişmeler
sağlanmıştı. Köy enstitüleri, diğer yüksek okul ve üniversitelerin açılmasıyla
çok önemli şahsiyetler yetişmiş ve bu şahsiyetler herkesi gururlandıracak işler
yapmışlardır.Atatürk bir sözünde,"Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda
olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen
eremediğimizi, fakat asla pes edip, taviz vermediğimizi, aklı ve ilmi rehber
edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Bundan dolayıdır ki ben, manevî miras olarak
hiçbir ayet, hiçbir doğma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum.
Benim manevî mirasım ilim ve akıldır." diyerek bizlerin daha çok
çalışmamızı ve müreffeh bir toplum olmamızı şiddetle istemiştir. Yine bir
konuşmasında,"Zaman sür'atle ilerliyor.
Milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile
değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini ileri
sürmek aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur." demiştir.Her konuda
olduğu gibi eğitim ve öğretime Atatürk kadar önem veren kaç lider var, doğrusu
merak ediyorum. "Erkek ve kız çocuklarınızın, aynı surette bütün tahsil
derecelerindeki talim ve terbiyelerinin âmeli olması mühimdir. Memleket evlâdı
her tahsil derecesindeki iktisadî hayatta âmil, müessir ve muvaffak olacak
şekilde teçhiz olmalıdır." diyen Atatürk bunun için de, "Öğretmenlerin
çok iyi yetişerek Türkiye Muallimler Birliğinin bütün memlekette taazzuvuna, Konya'yı olduğu gibi Van'ı ve Hakkâri'yi de
teşkilâtı dahiline almasına ve her köyde âzaya mâlik bulunmasına derin bir
alâka ile intizar edeceğim.
Muallimler, Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen,
bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli, bu evsaf ve
kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir." diyerek en fazla öğretmenleri
önemsemiştir. Bu sebeple Atatürk'ün manevî mirasına en fazla sahip çıkması
gereken kesim, öğretmenlerdir. Tabiî ki öğretmen yetiştiren kurumların da
kaliteli bir eğitimi gerçekleştirebilecek şekilde teknolojik araç ve gereçlerle
donanmaları şarttır. Sadece bu şekilde sağlıklı düşünen, çalışkan, üreten ve
milletini seven nesiller yetiştirebiliriz. Buna da çok ihtiyacımız var. Çünkü,
bu ülkenin kişilikli, bilgili ve çalışkan insanlara ihtiyacı var. Gerçekten de
artık, sanayicisiyle, işçisiyle, köylüsüyle, esnafı, memuru ve öğretmeniyle
Atatürk'ün belirttiği gibi çağdaş eğitim sistemimizi yerine oturtmamız gerekir.
Huzurlu, mutlu ve zengin bir ülke olmanın yolu buna bağlı demeye gerek var mı
acaba?!...
Zeynel YÜKRÜK Murat İANADOLU VE CUMHURİYETE SESLENİŞ
Ey Anadolu'm, güzel yurdum, Türkiye'm!Sen bin
yıldır milletimize Halil İbrahim sofrası oldun. Biz çoğaldıkça sen
bereketlendin. Senin suyunu içtik, senin hür havanı soluduk. Senin ekmeğini
yedik, senin sofranda beslendik. "Bir fincan kahvenin kırk yıl
hatırı" varsa Türkiye'min bu bereketli sofrasının "sonsuza
kadar" hatırı vardır. Öyleyse bu sofraya "bıçak sokan" ya nankördür ya da gafildir. Ey
Cumhuriyetim!"Günlerden bir gün... Uzak değil, dün gibi yakınNe Fatih'le İstanbul, Ne Süleyman'la Viyana
önlerindeyiz...İstiklâl Savaşı'nın zor günlerindeyiz." Yukarıda gök çökmüş
üstümüze, aşağıda yer yarılmış yutmuş bizi. İngiliz'i, Fransız'ı, Yunan'ı
kıskıvrak yakalayıp tutmuş bizi. Sonunda:Bir "Seyit Çavuş"un, bir
"Zeybek"in, bir"Dadaş"ın, bir
"Adsız Kahraman"ın attığı mermi bu savaşta dengeyi bozmuş. İşte bu
dengenin önderi ATATÜRK, bayramı CUMHURİYET'tir.
Bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun!...Ey
Anadolu'm, güzel yurdum! Sen, kederi kederimize, sevinci sevincimize, kaderi
kaderimize benzeyen ölümsüz vatanımız...Ağrı'da dik başlı, Güneyde Fırat
akışlı, Toroslarda sümbül kokuşlu, Antalya'da dört
mevsim yazlı, Erzurum'da "on bir ay yirmi dokuz gün kışlı" güzel
Türkiye'm... Yozgat'ta kömür gözlü, Isparta'da gül yüzlü Anadolu'm...Sen bin
yıldır doğanımıza beşik, ölenimize mezar oldun. Bizler de beşikten mezara kadar
sana sahip çıkacağız. Ey Cumhuriyetim!"Günlerden bir gün... Uzak değil,
dün gibi yakınNe Fatih'le İstanbul, Ne Süleyman'la
Viyana önlerindeyiz...İstiklâl Savaşı'nın zor günlerindeyiz." Bütün
düşmanlarımız kıskıvrak yakalamış bizi. Sonra: Biri Dicle, biri Fırat, biri
Sakarya... Anadolunun bağrında ayağa kalkmış üç
kardeş ırmak. Aynı vatan, aynı bayrak. Bu savaşta üç nehrin bir düşmana akması
dengeyi bozmuş. İşte bu akışın önderi ATATÜRK, meyvesi CUMHURİYET'tir.
Bu akışı bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun!...
Ey Anadolu'm, Güzel Türkiye'm!Bir gün bir Ferhat, sendeki
bir güzele sevdalandı. Bu sevda uğruna dağları deldi...Ey güzel yurdum!Biz
sendeki bir değil, bin bir güzelliğe sevdalıyız... Senin için dağları değil,
çağları bile deleriz. Uğrunda bir değil bin kere ölürüz. Ey
Cumhuriyetim!"Günlerden bir gün... Uzak değil, dün gibi yakınNe Fatih'le İstanbul, Ne Süleyman'la Viyana
önlerindeyiz...İstiklâl Savaşı'nın zor günlerindeyiz." Düşman her yanı
sarmış, elimiz kolumuz bağlanmış. Sonra: Biri Yunus, biri Hacıbektaş-ı Veli...Anadolu'nun
aynı yöne bakan iki mânâlı gözü. Bu savaşta iki gözün bir hedefe bakması
dengeyi bozmuş. İşte bu bakışın önderi ATATÜRK, hedefi CUMHURİYET'tir.
Bu bakışı bilmeyenler ne bilsin, bilenlere selâm olsun. Ben
bir öğretmenim Anadolu'ya ve Cumhuriyet'e seslendim. İsterim ki öğrencilerim
sevdalansın.
Ali YÜCEL Dörtyol Payas Yunus Emre İlköğretim Okulu Öğretmeni HATAY
lköğretim O. Md. Yard. / ELAZIĞ
İŞTE CUMHURİYETTEN BEKLEDİĞİMİZ NETİCE
Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa'ya gidiyordu. Kalabalık bir
halk kitlesi iskelede etrafını çevirmiş bulunmaktaydı. Bir kadının elinde bir
kâğıtla Atatürk'e yaklaştığı görüldü. İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata'nın
yolunu keserek titrek bir sesle:
- Beni tanıdın mı oğul? dedi. Ben sizin Selanik'te komşunuzdum. Bir oğlum var.
Devlet demiryollarına girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz. Fakat müdür
dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış. Ne olur bir kere de siz söyleseniz.
Atatürk'ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı. Elleriyle geniş jestler ya-parak ve yüksek sesle:
- Oğlunu almadılar mı? dedi. Ben tavsiye ettiğim hâlde mi almadılar? Ne kadar
iyi olmuş... Çok iyi yapmışlar... İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak...
Kadın, kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta kendinden geçmiş bir
sesle:
- İşte cumhuriyetten beklediğimiz netice... diyordu.
Hulusi KÖYMENSEÇİM BİZİM
Türkiye Cumhuriyeti yetmiş yedi yıllık oldukça
genç bir ülkedir. Yetmiş yedi yıldır oluşma, gelişme, varlığını sürdürebilme,
kendini kanıtlayabilme gibi yoğun çabalar içinde olan Türkiye, tarihi boyunca
inişler ve çıkışlar yaşamıştır ve yaşamayı sürdürecektir. Osmanlı
İmparatorluğu'nun son dönemlerinde yoğun bir kapalılık ve geri kalmışlığın
içinde bulunan Türk milleti, Kurtuluş Savaşı'yla birlikte üzerindeki
aksiliklerden silkinmiş ve ilerleme yolundaki adımlarını hızlı hızlı atmaya başlamıştır. İşte Türk milletinin içindeki
potansiyel enerjiyi harekete dönüştüren, onlara var olan gerçekleri gösteren ve
içlerindeki gücü kullanmak için gereken güveni sağlayan insan Mustafa Kemal
Atatürk'tür! Mustafa Kemal içindeki özgürlükçü ve milliyetçi haykırışları
halkıyla paylaştı. Bu paylaşım, halkın içinde ezelden beri var olan fakat
kimilerince yıllarca bastırılmış duyguları ayaklandırdı. Mustafa Kemal ve
halkı, el ele verdi ve devrim meş'alesini yaktı. İşte
o dönemlerden temeli atılan görüşler, anlayışlar, inanışlar ve yenilikler
günümüze dek süregeldi.
Türk milleti her tökezlemesinde, her yanılışında sığınacak
bir kimse aramaya başladı. Yeni Mustafa Kemallerin doğmasını ve yeniden kendilerini
kurtarmasını umdu. Boşa bir bekleyiş başladı ve hâlen sürmekte...Oysa Mustafa
Kemal'in halkına öğretmeyi en çok istediği şey "Medet ummamaktır!"
ilerlemek için çalışmak, çalışmak için istemek, istemek içinse yurdunu gerçek
anlamda sevmek gerekmektedir. Mustafa Kemal bize ışıklı bir yol sundu. Bu yolda
ilerlemek ya da ilerlememek bizim elimizde.Onun
yaşamı, söyledikleri, öğütleri Türk milletinin en büyük hazinesidir. Atatürkçü
olmak demek onu anlamak, geçmişe bakıp günümüz için ders almak demektir. Atatürkçü
olmak demek onun fikirlerini öğrenmek, özümsemek, söylediklerini tartışabilecek
kadar açık yürekli olmaktır. Atatürkçü olmak demek vatanını, insanını,
kendisini sevmek demektir. Atatürkçü olmak demek ileri gitmek, devrimin ışığını
yüreğinde hissetmek demektir!Türk genci Atatürkçü olmak zorunda mıdır? Türk
genci yalnızca gerçekleri görmek, okumak, anlamak zorundadır. Çalışmayı ilke,
aydınlığı hedef edinmek zorundadır ve tüm bunları başarabilmek için kendisine
örnek olan, yaşamıyla ve sözleriyle bir rehber niteliğindeki Ata'sından
faydalanmalıdır.Atatürkçü olmalıyız. Ama Atatürk'ü gerçekten tanıyarak.Onun
fikirlerini öğrenerek ve yorumlayarak. Ancak o zaman gerçekleri fark eder,
yerinde saymanın geri gitmekten başka bir şey olmadığını anlar ve Atatürk'ü bazılarının
neden anlamak istemediğini kavrarız!
Önümüzdeki yollar belli. Ya ışıklı
yolların sonundaki aydınlık gelecek, ya karanlıkların
içindeki geri kalmışlık... Seçim Bizim!
Selen ESMERAY Anadolu Lisesi Öğrencisi / ANKARA
|
ONUNCU YIL MARŞI
Behçet Kemal ÇAĞLAR TÜRKİYE CUMHURİYETİ Türk oğlu Türk'üz bu vatanda ebediyen Ahmet TAŞDELEN Koçarlı Çok Programlı Lisesi Öğr CUMHURİYET
İsmail Hakkı SUNAT etmeni /AYDIN |
ATATÜRK DİYOR Kİ
*** Benim nâçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. *** Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz. *** Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı, Türk topluluğudur. *** Cumhuriyet fikir serbestliği taraftandır. Samimî ve meşru olmak şartıyla, her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir. *** Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. *** Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. *** Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. *** Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. |
|
CUMHURİYET Bayrağımız çekilmiştir göğe, Yıldız Dinç Dikmen İlköğretim Okulu Öğrencisi / SİNOP |
CUMHURİYET
B. Kemal ÇAĞLAR |
|
ON BEŞ YILI KARŞILARKEN
Mithat Cemal KUNTAY |
BİZE SORARSANIZ ÇOCUKLAR Bize sorarsanız çocuklar: Atilla Yekta ÇIKAN Turgut Reis İlköğretim O. Öğretmeni/ANTALYA |
|
29 EKİM
|
AKDENİZ'E DOĞRU
Ömer Bedrettin UŞAKLI |