2032 defa görüntülendi.

Okul Gazetesi İçin Ya da Sınıf DErgisi İçin Kıssa Kıssa

Mustafa Unal
Yardımcı Doçent
***


Mesajlar: 135 Katılma Tarihi: 28-02-2011 Rep Puanı: 0 Durum: Çevirimdışı

Mesaj: #1
Okul Gazetesi İçin Ya da Sınıf DErgisi İçin Kıssa Kıssa

SIR SAKLAMAK
Yavuz Sultan Selim, bir çok Osmanlı Padişahı gibi devletin selâmeti için sefer hazırlıklarını gizli tutarmış. Bir keresinde vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:
“Sen sır saklamasını bilir misin?” diye sormuş.
Vezir, Yavuz’dan cevap alacağı ümidiyle:
“Evet hünkarım, bilirim.” dediğinde, Sultan Yavuz cevabı yapıştırmış:
“Ben de bilirim…”

SOKRAT VE BİLEYTAŞI
Öğrencilerinden birisi biri Sokrat’a sormuş:
— Herkese güzel konuşma dersleri verdiğin ve onlara hitabet sanatını öğrettiğin halde, niçin sen de çıkıp bir konuşma yapmıyorsun?
Sokrat:
— Evlat, bileytaşı keskin değildir; ama en sert demiri bile keskin eder...

ÇIKMAYAN MANA
Mehmet Akif, Baytar Mektebi’nde müdür yardımcısı olarak çalıştığı bir dönemde, muhasebeden gelen bir yazıyı anlayamaz. Yazıyı kaleme alan Salih Efendi’yi arayarak, yazıda ne demek istediğini sorar.
Salih Efendi, “Yazıyı iki türlü anlam çıksın diye böyle yazdık efendim!” cevabını verince, Mehmet Akif dayanamaz ve:
— Hayret doğrusu, der. Biz bir anlam bile çıkartamadık da…..

ANLADIĞININ İSPATI
Tanıdıklardan biri, yazdığı romanın müsveddelerini Neyzen Tevfik’e gösterir ve romanının nasıl olduğunu sorar.
Neyzen romanı beğenmediğini söyleyince, adam:
— İyi ama, siz hiç roman yazmadınız ki, neden beğenmiyorsunuz!
Neyzen Tevfik şu cevabı verir:
— Ben yumurtanın tazesini de bayatını da iyi anlarım. Ama bu güne kadar hiç yumurtlamadım.

BİLMEK İÇİN ÖĞRENMEK
Tarih biyografisi ve monografi sahalarında erişilmesi çok güç bilgisiyle dünya çapında bir şahsiyet olan İbnülemin Mahmud Kemâl'e sormuşlar:
"Sizdeki bilginin çok azına sahip olmalarına rağmen sizden çok daha fazla tanınanlar var. Bunun sebebi nedir?"
Şöyle cevap vermiş:
— Ben bilmek için öğrendim, onlarsa bilinmek için!

İFTİHAR
Şeyh Şâmil, çarlık idaresi tarafından yakalanıp esir edildiğinde, Çar II.Aleksandır:
— Sizin gibi büyük bir insanı misafir etmekle iftihar ederim deyince, Şeyh Şâmil'in cevabı şu olmuş:
— Siz benim misafirim olsaydınız, ben daha çok iftihar ederdim.

İNSANIN MAHARETİ
Bir sohbet sırasında, Ârif Nihat Asya'ya:
— Eğilir, bükülür, katlanır ve istenilen şekle kolayca sokulur bir cam keşfedilmiş, derler.
Ârif Nihat Asya, şöyle cevap verir:
— Desenize, eninde sonunda camı da kendimize benzettik!

HAKLI TENKİT
Eflâtun, bir grup arkadaşı arasında oturan Sokrat'a:
— Geçen gün bir arkadaşını herkesin arasında azarladın, diye çıkışmış. O sözleri başbaşa kaldığın zaman söyleyemez miydin?
Sokrat, soruya soruyla karşılık vermiş:
— Beni böyle azarlamak için, başbaşa kalmamızı bekleyemez miydin?

HERŞEYE İYİ YÖNÜYLE BAKMAK
Lokman Hekim’e:
— Edebi kimden öğrendin?" diye sormuşlar. Lokman Hekim şu cevabı vermiş:
— Edepsizlerden…

ÇOK YÜZLÜLER
Mehmed Âkif, iki yüzlü insanlara çok kızardı. Bir gün bir arkadaşına şöyle dedi:
— İki yüzlüleri artık sever hale geldim. Çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım.

KALEMİN İŞİ ZOR
Ünlü gazeteci ve yazarlardan Velid Ebüzziya, İstiklâl Mahkemesi'nde yargılanıp beraat ettikten sonra, genç meslektaşlarına nasihat etmiş:
— Şu sıralarda sakın fincancı katırlarını ürkütmeyin...
Şair Yusuf Ziya Ortaç, başını sallayarak:
— Bu söylediğin imkansız üstadım, demiş. Zira ortalıkta o kadar çok katır var ki!..

DÜNYANIN YÜZÜ
Hastalıktan ötürü gözleri kapanmış olan bir adam, halk şairi Seyrani'ye:
“Bende dünyayı görecek göz mü kaldı?” diye şikayette bulununca, söz eri Seyrani:
— Hiç üzülme dostum demiş. Zaten dünyada da bakılacak surat kalmadı.

MUTLULUK
Tolstoy'a "nasıl mutlu oluyorsunuz?" diye sorduklarında şu cevabı vermiş:
— Sahip olduğum şeylere sevinerek, sahip olmadıklarımı ise hiç düşünmeyerek.

BİR ÖKÜZ UĞRUNA
Oğlunun okuması için çiftliğindeki bütün inekleri satan bir köylü, onun bir şey öğrenemediğini görünce:
— Ne bahtsız adammışım, diye söylenmiş. Bir öküz uğruna ne inekler feda ettim.

YEMEK ZİYAFETİ
Ünlü Yunan filozofu Sokrates'in evine bir gün çok sayıda konuk gelmiş. Konukların yemeğe kalmaları gerekince, karısı Sokrates'i mutfağa çağırmış:
“Görüyorsun, çok az yemeğimiz var. Bunlar, konuklara yetmeyecek, acaba ne yapsak?”
Sokrates, düşünmüş, sonra:
“Gelen konuklar tok gözlü, alçak gönüllü iseler yeter. Yok eğer, bunlar aç gözlü, kendini beğenmiş kimselerdense, ne yapsak yetişmez.”

GİRENLERDEN ALMAYACAĞIZ DEDİKSE DE
Komedi Yazarı Meşhur Molier, yeni yazdığı bir oyunu ilk defa olarak bir tiyatroda temsil ettireceği zaman, gazeteye bir ilân verip tiyatroya girenlerden para alınmayacağını yazar. O gece tiyatro hınca hınç dolar. Oyun oynanıp bittikten sonra Molier, tiyatronun kapısının içerisine oturup her çıkandan para ister, vermeyenleri ise dışarı bırakmaz. İçerde kalan seyirciler:
— Canım, girenlerden para alınmayacağınızı ilân etmediniz mi? derler.
Molier şöyle cevap verir:
— Evet girenlerden alınmayacaktır, dedik; ama çıkanlardan alınmayacağını söylemedik.

GÖNÜL KOCAMAZ
Abdulhak Hamid’in evinde bir sohbet sırasında, konu gençlik ve ihtiyarlıktan açılmış.Yaşı geçmiş bir hanım Hamid’e dönerek:
— Efendim, gönül kocamaz, derler. Hamid bu söz üzerine şu cevabı verir:
— Kocamaz, kocamaz ama kocamış bir vücut içinde oturmak da istemez.

BİR MANDA
I.Dünya Savaşı’nın Mütâreke günlerinde bazıları Türkiye’yi bir devletin mandası altına koymak istemişler. Bunun üzerine Yahya Kemal:
— Yahu, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u almak için tek topu kırk mandaya çektirmişti. Bunlar koca devleti tek mandaya çektirmek istiyorlar” cevabını verir.

NE HAKLA ZAMANIMI YERSİN
Edison, bir icat için yirmi saat çalıştığı günlerden birinde uykuya mağlup olmuş.Yardımcısının yarım saat sonra kendisini uyandırmasını tembihleyerek sedire uzanmış.
Fakat yarım saat sonra yardımcısı, öyle derin ve tatlı uyku içinde bulur ki Edison’u... Uyandırmaya kıyamaz. Bir yarım saat daha bekler ve sonra uyandırır. Edison, uyanır uyanmaz ilk işi saati sormak olur. Yarım saat yerine bir saat uyuduğunu öğrenince de çok sevdiği asistanını şiddetle azarlar:
“Ne hakla benim yarım saatimi yersin?”



KUMAR
Bir gün Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve şiddetle azarlamış. Talebesi:
— İyi ama ben çok az bir parasına oynuyordum, diye itiraz edince, Eflatun cevap vermiş:
— Ben seni kaybettiğin para için değil, kaybettiğin zaman için azarlıyorum.

KRAL VE KÖYLÜ
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler. Hepsi de kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle “Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyor” diye eleştirdi.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Köylü, saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve kayayı zorla itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Keseyi açtı. Kese, altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde: "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir." diyordu kral.
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı: "Her engel, hayat şartlarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."

OYUN
Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini iğnelerlermiş. Bernard Shaw, oyununun ilk gecesinde, oyuna Churchill'i davet etmiş ve iki davetiyeye de bir yazı iliştirmiş:
“Size iki davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa…”
Yazıyı okuyan Churchill lafın altında kalır mı, hemen cevap göndermiş:
— Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece oynarsa…

SOKRATES VE EŞİ
Filozof Sokrates ve eşi bir türlü geçinemezlermiş. Bir gün eşi Sokrates'e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Bakmış kocası hiçbir tepki göstermiyor, bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış. Sokrates:
— Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak bekliyordum zaten!..

YEMEĞE YENİLMEK
Sasani hükümdarlarından Ardşir Babegân, doktoruna, "Bir günde ne kadar yemek yemeli?" diye sordu. Doktoru:
— Üçyüz gram kadar yeter, dedi.
Babegân:
— Bu kadarcık şey insana ne kuvvet verir ki? diye bunu az bulunca, doktor şu karşılığı verdi:
— Bu kadarı seni taşır. Bundan fazla olursa sen onu taşırsın.

YEMEĞİN İYİSİ
Keçecizâde Fuad Paşa'ya hangi yemekten hoşlandığını sorduklarında, şu cevabı vermiş:
“Tok iken hiçbirinden, aç iken hepsinden...”

EŞEK
Tiyatroda, ünlü oyuncu rolü gereği uşaklarına bağırır.
— Atımı getirin!
O sırada münasebetsiz bir seyirci
— Eşek olsa olmaz mı? diye seslenir.
Oyuncu hiç istifini bozmaz:
— Hay hay! Buyrun beyefendi!...

ŞANS
Bir filozofa sormuşlar:
— Şansa inanır mısınız?
Filozof:
— Evet, yoksa sevmediğim insanların başarısını neyle açıklardım…

DERS
İdam edilmek üzere olan bir mahkuma:
— Söyleyeceğin bir şey var mı? diye sorduklarında, mahkûm cevap verir:
— Bu bana iyi bir ders olsun!..



NAPOLYON
Fransa hükümet adamlarından biri, Napolyon'u bir savaşta eleştiriye kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek:
— Önce şurasını almalıydınız, sonra buradan geçerek ötesini zapt etmeliydiniz, gibi fikirler belirtmeye başlayınca, Napolyon:
— Evet, demiş. Onlar parmakla alınabilseydi dediğin gibi yapardım.

GALILE
Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile' ye hasımlarından biri:
— Efendim, kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi? demiş
Galile:
— Doğru, demiş. Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama, seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mı?
AKIL VERGİSİ
Dostlarında biri, Fransız kralı 15. Lui' ye:
— Majesteleri, demiş. Akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü? Hiç kimse budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi seve seve öder.
Kral, alaylı alaylı gülerek:
— Hakikatten enteresan bir fikir, cevabını vermiş. Bu buluşunuza karşılık, sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum.

DİYOJEN
Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir... Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa:
— Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der.
Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:
— Ben çekilirim…
SHEAKSPER
Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Sheaksper' a gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı şu olur:
— Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın…

ŞANS
Meşhur bir filozofa, “Şansa inanır mısınız?” diye sormuşlar. Filozof:
— Evet, yoksa sevmediğim insanların başarısını neyle açıklardım.

ALPARSLAN
Sultan Alparslan, 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telâşla:
— 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der.
Alparslan hiç önemsemeyerek:
— Biz de onlara yaklaşıyoruz…

ŞAİR EŞREF
Şair Eşref, Kırkağaç kaymakamlık binasının aktığını, tâmiri gerektiğini merkeze yazmış...Merkezden yazı gelmiş:
“Nerelerin aktığını tek tek bildiriniz...”
Bunun üzerine Şair Eşref meseleyi şöyle izah etmiş:
“Efendim, musluklar hariç her yan akıyor….”

PAY DEĞİL ÇAY İSTERİM
Erzurum esnafından Yunus Usta, bir yorgunluk çayı içmek için dükkanının bitişiğindeki kahveye gitmiş. Oturur oturmaz garson önüne yarım bardak çay koyunca, sinirlenerek garsonu çağırmış. Başka bir vilayetten gelen ve işe yeni başlayan garson, Yunus Usta’nın karşısına gelip:
— Buyur Beybaba! demiş.
— Oğul, bu nasıl çay?
— Beybaba, yeni demledim.
— Onu demiyorum oğlum...Bak burada tiryakinin önüne böyle yarım bardak çay koyarsan, ona sövmüş gibi olursun, anladın mı?
— Beybaba, dudak payı istemez misin? Onun için yarım koydum…
— Oğlum, ben pay istemiyorum, çay istiyorum çay!..





DENİZ YILDIZININ ÖYKÜSÜ

Bir adam, okyanus sahilinde yürüyüş yaparken denize telâşla bir şeyler atan birine rastlar.
Biraz daha yaklaşınca, bu kişinin sahile vurmuş deniz yıldızlarını denize attığını fark eder ve “Niçin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsunuz?” diye sorar.
Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi, “Yaşamaları için.” yanıtını verince, adama şaşkınlıkla, “İyi ama burada binlerce deniz yıldızı var. Hepsini denize imkân yok. Sizin bunları denize atmanız neyi fark ettirecektir?” der.
Yerden bir deniz yıldızı daha alıp denize atan kişi, “Bak, onun için çok şey fark etti.” Karşılığını verir.

SUSMAYI ÖĞRENMEK
Gevezenin biri, Atinalı İzokrates’in açtığı söz söyleme okuluna yazılmak için başvurur. İzokrates kendisinden iki misli ücret ister. Adam itiraz edince, İzokrates şöyle cevap verir:
— Sana iki şey öğreteceğim: Birincisi konuşmak, ikincisi susmak.

SANATA SAYGI
Ünlü Macar piyanisti Liszt, bir gün Rusya İmparatoru I.Nikola’nın karşısında konser veriyordu. Müzikten pek anlamayan İmparator, bir aralık yanındakilerle konuşmaya başladı. Liszt, birden piyano çalmayı bıraktı.
İmparator:
— Niye çalmıyorsun? diye sordu.
Liszt:
— Çünkü, İmparator konuşurken herkesin susması gerekir.

BİRBİRİNE BAĞLI
Hâkim, kaza yaparak birkaç kişinin ölümüne yol açan bir şoförün ehliyetini iptal edince, şoför:
— Aman hâkim bey! Benim yaşayabilmem şoförlük yapmama bağlı, diye sızlanır.
Hâkim:
— Başkalarının yaşaması da sizin şoförlük yapmamanıza bağlı.

NEYZEN’ İN NEZAKETİ
İstiklâl Marşı Şairimiz Mehmet Âkif, elini yıkadıktan sonra, yakın arkadaşı Neyzen Tevfik’ in kendisine uzattığı havlunun kirini görünce bağırır:
— Hayır, elimi daha yeni yıkadım!

ÇANAKKALE İÇİNDE
İngiliz garson, Türk müşteriye:
“Çanakkale’de çok askerimizi öldürdüğünüz için sizleri pek sevmeyiz” deyince, bizimkinden gayet soğukkanlı bir şekilde şu cevabı almış:
“Orada ne işiniz vardı?”

HAKLI ÖLÜM
Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi:
— Haksız yere öldürüyorsunuz, diye ağlamaya başlayınca,
Sokrat:
— Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürseydim?

HZ. ADEM’İN MİRASI
Fatih Sultan Mehmet askerleri ile gezerken, yanına sokulan dilenciye bir tane altın vermiş. Dilenci parayı alınca:
— Aman Sultanım, koskoca bir padişah kardeşine bu kadar az mı altın verir?
Fatih Sultan Mehmet dilenciye nereden kardeş olduklarını sorunca, dilenci:
— İkimiz de Hazreti Adem’ in çocukları değil miyiz? Elbette kardeşiz, demiş.
Sultan Fatih:
— Bu keşfini sakın başkasına söyleme, diye gülümsemiş. Diğer kardeşlerimiz de pay isterse, sana zırnık bile düşmez.

AKŞAM YEMEĞİ
Yahya Kemâl, dostlarından birine:
— Bu akşam benimle yemek yer misin? Diye sorunca, arkadaşı:
— Hay hay! der. Çok memnun olurum. Hiçbir mazeretim yok!
Yahya Kemal gülümseyerek karşılık verir:
— İyi öyleyse, bu akşam size geliyorum.

SUSTURUCU TEDAVİ
Zamane gençlerinden biri, bir toplantıda Mehmet Akif’i küçük düşürmeye çalışıp:
“Mehmet Bey Siz baytardınız, değil mi?” demiş. Mehmet Akif, istifini bozmadan şu cevabı vermiş:
“Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?”


WALDO SEN NEDEN BURADA DEĞİLSİN?

Henry, ABD'nin Meksika'ya karşı yürüttüğü savaş sırasında konulan nüfus başına vergiyi, "Ödediği vergi, bir adam öldürmek üzere başka bir adam veya tüfek satın almaya yaramasın." gerekçesiyle vermeyi reddedince, hapse atıldı.
Henry’den 14 yaş büyük olan ve onunla birçok özgürlükçü düşünceyi paylaşan yakın arkadaşı Waldo, Henry’i ziyaret ettiğinde aralarında şöyle bir konuşmanın cereyan ettiği anlatılır:
— Henry, sen neden buradasın?
— Waldo, sen neden burada değilsin?

ÇATLAK KOVA

Hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla patronunun evine su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış, biri de sağlammış. Sağlam olan kova, her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken; çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:
“Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum .
"Neden?..." diye sormuş sucu. "Niye utanç duyuyorsun, kendinden?" Kova cevap vermiş:
"Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun." Sucu şöyle demiş:
"Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum."
Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova, patikanın bir yanındaki yabanî çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş.
Sucu çatlak kovaya sormuş:
"Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi?...Bunun sebebi, benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır.Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsledim. Sen böyle olmasaydın, patronum, evinde bu güzellikleri göremeyecekti ve beni bu kadar sevmeyecekti.

ARKADAŞLIK

Savaşın en kanlı günlerinden biri... Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmenine koştu ve:
— Teğmenim! Koşarak arkadaşımı alıp gelebilir miyim?
— Gitmeye değer mi?... Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük olasılıkla ölmüştür bile... Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!
Asker ısrar etti ve teğmen "Peki, git o zaman…" dedi.
İnanılması güç bir mucize... Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti, sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
— Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş...
— Değdi teğmenim,değdi...
— Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?..
— Gene de değdi komutanım! Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı, onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için. Ve asker, arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
"Mehmet!.. Geleceğini biliyordum!...Geleceğini biliyordum..."

YIKA DA GETİR
Süleyman Nazif ve Abdülhak Şinasi birlikte yemek yerken, Şinasi garsonu çağırır ve su ister. Şinasi’nin kirden ve mikroptan eldivenle el sıkacak derecede korktuğunu bilen Süleyman Nazif, garsona seslenmeden edemez:
— Oğlum, beyefendinin suyunu yıka da öyle getir.

HASTANIN YEMEĞİ
Lokman Hekim’ e:
“Hastamıza ne yedirelim?” diye sorduklarında, Lokman Hekim şu cevabı vermiş:
“Acı söz yedirmeyin de, ne yese olur…”

BÖYLE KORUNUR
Çok değerli olan kütüphanesini millete bağışlayan Koca Ragıp Paşa, onların bakımı için tanıdıklarından birini memur tayin eder. Bir gün ansızın kütüphanesini ziyarete giden Paşa, etrafı ve kitapları toz, toprak içinde bulunca canı çok sıkılır ve belli etmemeye çalışarak:
— Seni tebrik ederim yavrum, der. Gerçekten de gerçekten de emniyetli bir adammışsın. Teslim edilen şeylere hiç el sürmemişsin, âferin!..
Okul/Duvar Gazeteleri-Dergileri İçin Tarihten Kıssadan Hisseler...
VİCTOR HUGO
Genç bir şair, saçma sapan şiirlerini Victor Hugo’ya okuduktan sonra:
— Üstad, diye sormuş. Şiirlerimi nasıl buldunuz?
Victor Hugo:
— Vezinsiz, kafiyesiz ve anlamsız bir şey yazmak istemiş ve çok başarılı olmuşsunuz. Bravo doğrusu.

RÜZGAR GİBİ GEÇTİ
Rüzgar Gibi Geçti'nin yazarı Margaret Mitchell (1900—1949), romanı yayımlayıp büyük bir ün yapıncaya kadar adı sanı duyulmamış sıradan bir ev kadınıymış. Ama "Rüzgar Gibi Geçti" birden bire yazarını da üne kavuşturmuş. Margaret Mitchell'e uzaktan yakından kutlamalar yağmaya başlamış. Bu arada yazarın komşusu bir kadın kıskançlık duygusuyla karışık takdir sunmuş:
— Kitabın tahminlerin ötesinde güzel, kime yazdırdın?
Yazarın cevabı çok zekice olmuş:
— Beğendiğine sevindim, kime okuttun?

GÜÇLÜ DEVLET
Fuat Paşa'nın da aralarında bulunduğu Batılı diplomatlar:
— Zamanımızın en güçlü devleti hangisidir acaba, diye tartışıyorlarmış.
Fuat Paşa tartışmaya müdahale ederek demiş ki:
— Zamanımızın en güçlü devleti Osmanlı Devletidir. Çünkü üç yüz yıldır siz dışarıdan biz içeriden yıkmak için çalıştığımız halde, hâlâ sapasağlam ayakta durmaktadır.

SENATO
Amerikan Senatosunun dini liderlerinden birine gazeteciler sormuşlar:
— Aziz Peder, ara sıra senatörler için de dua ediyor musunuz?
— Hayır, senatörlere bakıp memleket için dua ediyorum.


ÖRTÜNMEK İÇİN GİYİNMEK!
İngiltere Kralı George ile görüştüğü sırada, Gandi'nin üzerinde her zamanki gibi beyaz örtüsü varmış.
Davetten çıkınca, bir gazeteci sormuş:
— Kıyafetiniz, bir kralla buluşmak için yeterli miydi?
Gandi, hiç aldırmadan cevap vermiş:
— Kral, ikimize de yetecek kadar giyimliydi.

YEMESİ KOLAY OLSUN DİYE
Timur'un hesaplarıyla ilgilenen memur hesaplarda yanlışlık yaptığı anlaşılınca;
Timur yanlışlık yapılan kağıtları önce memura yedirmiş daha sonra yerine Nasrettin hocayı getirmiş. Hoca göreve geldikten sonra hesapları yufkaların üzerine yapmaya başlamış. Bunu gören Timur şaşkınlıkla hocaya sormuş:
“Neden hesapları yufkaların üzerine yapıyorsun?”
Hoca, şöyle karşılık vermiş Timur’a;
“Neden olacak, yemesi kolay olsun diye....”

KÜÇÜK DEYİP GEÇME
Birgün Yahya Kemâl, aleyhine yazılan yazılardan dolayı morali bozuk iken, bir tanıdığı ona:
“Üstadım, aldırış etmeyin, bunlar küçük şeyler…” der.
Yahya Kemâl şöyle cevap verir:
“Küçük de olsa insanı rahatsız ediyor. Büyük bir yere, meselâ bir dağa çıkıp oturabilirsin. Ama iğne üzerine oturabilir misin?

EN İYİ TARAF
Şair Lilienron, dedeleriyle fazlaca öğünen bir adama der ki:
“Siz bana patatesi hatırlatıyorsunuz.”
Adam bu garip sözlerin mânâsını sorunca da:
“Çünkü onun da en iyi tarafı toprağın altındadır!” diye cevap verir.
SAVAŞI O KADAR ÇABUK KAZANDINIZ Kİ
Fransa Kralı 14. Lui, iki yazarı yapacağı savaşların tarihini yazmakla görevlendirmişti. Savaş bitince iki yazarı yanına çağırttı. Onları sivil giysilerle görünce öfkelendi:
“Bu ne demek? Kendinize birer asker giysisi bulamadınız mı?”
Yazarlardan biri:
“Bizi bağışlayın efendim, dedi. Terziye ölçülerimizi vermiştik. Ama savaşı o kadar çabuk kazandınız ki, terzi giysilerimizi yetiştiremedi...”

YERİNDEN KIPIRDAMA DİYORLAR
Abbasi hükümdarı Harun Reşit döneminde, adamın biri:
“Ben peygamberim.” diye ortaya çıkıp bağırmaya; ona buna buyruklar vermeye başlamış. Adamı yaka paça tutup Harun Reşit'in yanına çıkarmışlar. Harun Reşit kızmış:
— Atın mutfağa, tutuklayın; yesin içsin yatsın orda. Belki aklı başına gelir.
Günler, haftalar geçmiş aradan. Harun Reşit adamı çağırtmış:
— Nasıl demiş, yine eskisi gibi üç günde bir melek görüyor musun? Ben peygamberim diyecek misin?
Adam:
— Hayır demeyeceğim, eskiden üç günde bir gördüğüm melekler, bana: ‘Sen peygambersin’
diyorlardı. Şimdi ise her gün karışıma dikiliyorlar: ‘Sakın yerinden kıpırdama’ diyorlar...

AĞIRLIĞINCA ALTIN EDER
İngiliz şairlerinden Oscar Wilde, yazdığı bir şiiri, ressam arkadaşı Whistler'e getirmiş:
— Bak bakalım, demiş, nasıl bulacaksın?
Ressam, şiiri okumuş, hiç bir şey demeden geri vermiş.
Oscar Wilde:
— Düşünceni söylemedin, demiş. Sence bu şiirin değeri nedir?”
Ressam:
— Evet değerli buluyorum, diye karşılamış. Şiirin yazılı olduğu ince pelür kâğıdı göstererek: Ağırlığınca altın eder..

FİKİR YAKALAMAK
Şahabettin Süleyman, bir gün Ahmet Haşim’ e:
“Üç günden beri zihnimde önemli bir fikir saklıyorum.” dediğinde, Ahmet Haşim, onun fikir üretmedeki kısırlığını ima ederek şöyle demiş:
— Günahtır yahu, salıver gitsin şu fikri. Zavallıcık günlerden beri tek başına kim bilir ne kadar sıkılmıştır?

DÜŞMANIN CANI
Şair Nef’ i bir toplantıda konuşurken, düşmanlarından biri içeri girmiş, fakat herkese selam verdiği halde kendisine:
— Merhaba canım! demiş.
Nef’i durur mu? Hemen cevabı yapıştırmış:
— Derhal çıkıyorum.

GÖNLÜMÜ FETHETTİĞİ İÇİN
Fatih’e sorarlar:
— İstanbul’u niçin fethettin?
Cevap verir:
— Önce o benim gönlümü fethettiği için!

NE ALIRSINIZ ?
Çok şişman olan Yahya Kemâl, bir yokuşun sonundaki lokantanın önünde dinlenirken, içeriden çıkan garson:
— Buyurun beyim, diye atılmış. Ne alırsınız?
Yahya Kemâl, tebessüm edip:
— Evlât müsaade edersen biraz nefes alacağım.

BOMBOŞ
Adamın biri yakışıklı ve iyi giyinen bir gençle tanıştığında, onun son derece ahmakça sözler söylediğini görmüş ve kendisine, onun hakkındaki fikrini soranlara şu cevabı vermiş:
— Muhteşem bir ev. Fakat içinde kimse yok. Bomboş…




ZAMAN NEDİR?
Bir toplantı sırasında, o yörenin en bilge kişisine " Zaman nedir?" diye sorduklarında, ondan şu cevabı alırlar:
— Şimdi zamanı anlatacak kadar zamanım yok.

ZEKÂ

Bir bilgeye, “Bir insanın zekasını nerden anlarsınız?” diye sorarlar.
Bilge:
— Konuşmasından anlarım.
— Ya hiç konuşmazsa?
— O kadar akıllı insan yoktur ki?

MESELE GETİRME DE
Rusya sefiri meşhur İgnatiyef memleketine giderken veda için geldiği Yusuf Kamil Paşa'ya:
— Efendimize Rusya'dan ne getireyim?' demesiyle, Paşa:
— Bir mesele getirme de, ben hiçbir şey istemem.

MANAV OLSA GEREK
Garip halleri ile ünlü olan şair Ruhi, serbest nazım usulüyle şiir yazmanın moda olduğu dönemlerde bir gün eline geçen bir şiir mecmuasında genç şairlerden birisinin irili ufaklı mısralarla bütün bir sayfayı dolduran mısralarına uzun uzun baktıktan sonra:
— Garip, demiş. Bunlar üzüm salkımı, yazan da şair değil manav olsa gerek.

NE KADAR DA FUZULİ
Fuzuli ile Ruhi beraberce yürürlerken bir köpek görürler. Ruhi köpeği göstererek:
“Bu köpekte ne kadar fuzuli.” der. Fuzuli hemen cevabı yapıştırır:
— Çünkü içinde Ruhi var.

YÜZÜK
Sultan III.Ahmet Han kendisine hediye edilen çok kıymetli zümrüt yüzüğü bir gün divan toplantısında vezirlere göstererek:
— Acaba bundan daha kıymetlisi var mıdır?' diye sordu. Orada bulunanlar:
— Hayır Efendim, sıhhat ve afiyetle takınız. Bundan daha değerli bir şey olamaz, cevabını verdikleri halde yalnız Nevşehirli İbrahim Paşa itiraz etti:
— Bundan daha kıymetli şey vardır padişahım.
Padişah beklemediği cevap karşısında sordu:
— Nedir?
— O yüzüğün takıldığı parmak, Efendim!

BÜLBÜL
M. Akif, yapmacıklı jest ve mimiklerle şiir okuyanlardan hoşlanmazdı. Bir gün böyle biri, Taceddin Dergâhı’nda Akif'in “Bülbül” şiirini okur. Bu okuyuşa canı sıkılan Akif, şöyle söylenir:
— Bu bülbül bizim “Bülbül”e benziyordu ama, adam ne kanadını bıraktı, ne de kuyruğunu!..

KİRALIK EV
Bir toplantıda bazı büyük adamların ölümünden sonra onlara yaşadıkları evlerin bir müze haline getirildiği ve üzerine levhalar asıldığı konu edilirken, toplantıya katılan şair Nazım, Süleyman Nazif'e dönerek:
— Üstad, ben ölünce kapımın üzerindeki levhaya ne yazarlar?
Süleyman Nazif gayet ciddi cevap vermiş:
— Kiralık ev.

HANGİ KİTAPLARI OKUR?
Eski kitapçılardan Arif Polat'ın dükkanına gelen bir tanıdığı, çeşitli kitapları inceleyip:
— Bazı kitaplara bakıyorum da “Bunları kim okur?” diye merak ediyorum, deyince Arif Polat adama bakarak şu cevap vermiş:
— Ben de bazı insanlara bakıyorum da “Bunlar hangi kitapları okur?” diye merak ediyorum.

İLGİ
Peyzaj mimarlarından Mevlüt Baysal, gittiği lokantada bir saat beklemek zorunda kalmış. Nihayet bir garson gelip sormuş:
— Ne isterdiniz?
Mevlüt Baysal, kibarca cevap vermiş.
— Bir porsiyon ilgi lütfen!..

UÇAN TABAK
Gökyüzünde birtakım uçan cisimlerin görüldüğü iddia edildiğinde, bunlara ilk önce "uçan tabak" adı veriliyormuş. Nizamettin Nazif, bu esrarengiz olay hakkında Prof. Salih Murat’a sormuş:
— Ne dersiniz, hocam? Bu uçan tabaklar sizce gerçek midir? Ve daha önce görülmüş müdür?
Profesör:
— Elbette gerçektir, bunlar özellikle karı koca arasında sık sık görülür.

MADALYA
Bir gün Bismark, savaşta yararlılık gösteren bir askere madalya takarken:
— Asker, yüz altın mı istersin, yoksa bu madalyayı mı? der.
Asker:
— Madalyanın kıymeti nedir?
Bismark:
— Maddi kıymeti aşağı yukarı üç altın, diye cevap verir.
— Asker :
— Öyleyse 97 altınla madalyayı isterim!
Okul/Duvar Gazeteleri-Dergileri İçin Tarihten Kıssadan Hisseler...
FATİH NİYE ÜSTÜN?
Napolyon, S. Helen adasında sürgün bulunduğu sırada 'Fatih mi yoksa siz mi büyüksünüz?” diye soranlara şöyle cevap vermiş:
— Büyüklükte ben onun çırağı bile olamam. Çünkü ben, kılıçla zaptettiğim yerleri henüz hayattayken geri vermiş bir bedbahtım. O ise, fethettiği yerleri nesilden nesle intikal ettirmenin sırrına ermiş bir bahtiyardır.

FAZİLET (ÜSTÜNLÜK)
Ragıp Paşa, sarayında şair Haşmet'in kahveciyle sıkı fıkı konuştuğunu görünce söylenmiş:
— Haşmet, demiş yine ne yalanlar savuruyorsun?
Şair Haşmet sözünü hiç esirgememiş:
— Siz Efendimizin faziletlerinden söz ediyorduk…

UZUN LAF
Lafı uzatanlara ne yapmak lazım diye Farabi'ye sormuşlar, Farabi şöyle demiş:
— Uzun konuşanı kısa dinlemeli.

LADES
Zarif sözlü, hatırı sayılır bir Menas Efendi varmış. Menas Efendi, işsiz kaldığı bir zamanda Sadrazam olan ve iyi tanıdığı Mütercim Rüştü Paşa’ya kendisine bir memuriyet verilmesini rica etmiş. Bundan sonra Paşa, Menas Efendiyi ne zaman görse:
“Hatırımda, Menas Efendi, hatırımda!” dermiş. Nihayet günün birinde Menas Efendi ona demiş ki:
“Aman Paşam, Lâdes tutuşmadık ki, her defasında hatırımda diyorsunuz. Vadinizi yapın ki, siz de ben de kurtulalım!”

HEKİMOĞLU ALİ PAŞA
Osmanlı padişahı Sultan Üçüncü Osman, sık sık işinde ehil olanları azleder yerlerine ehil olmayanları getirirmiş. Bir gün Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa'ya da kızarak söylenmiş:
— Bak Paşa, seni azleder, yerine Hamal Başı Ali Usta'yı sadrazam yaparım.
Sadrazamın cevabı şöyle olmuş:
— Yaparsınız sultanım, yaparsınız; fakat o, hamal Ali Paşa olur; Hekimoğlu Ali Paşa değil.

FARK
Hattat Hamid Aytaç, İstanbul'da Reşit Efendi Hanı'ndaki bürosunda çalışıyormuş. Hanın girişinde merdiven başında bir kahveci Mahmut varmış. Biraz asabi olan bu kahveci, bir gün Hattat Hamid'e gelip:
— Sen hattat Hamid isen, ben de kahveci Mahmut’um! demiş.
Tebessümle adama bakan bakan Hattat Hamid, şu cevabı vermiş:
— Bak evlâdım, her handa bir kahveci Mahmut bulursun; ama bir Hattat Hamid bulamazsın. Bu farkı asla unutma...

BENİM ZEKAM DURUYOR
Adam, oğlunun okuldaki başarısıyla sürekli övünürdü. Çocuğunun karnesini okurken, gururla, karısına: "Hiç şüphe yok, bu çocuk benim zekamı almış." der. Karısı şöyle cevap verir:
— Orası doğru, çünkü benim zekam yerinde duruyor!



MESLEK SIRRI
Yargıç, hırsıza sorar:
— Söyle bakalım, soyduğun dükkana nasıl girdin?
Hırsız, biraz düşündükten sonra soruyu şöyle yanıtlar:
— Efendim, biz buraya yargılanmaya mı, yoksa meslek sırrı vermeye mi geldik.

İLK AMELİYAT
Hasta, kendisini ameliyat edecek doktora titrek bir sesle:
— Doktor bey, biliyor musunuz bu benim ilk ameliyatım…
Doktor:
— Fark etmez, zaten benim de ilk ameliyatım bu olacak!

HİÇ
Talat Paşa, bir gün Neyzen Tevfik'e memuriyet görevi almasını teklif edince, Neyzen sorar:
— Memur olursam, ne kadar ilerlerim?
Paşa, memurluk makamlarının tamamını sayınca, Neyzen tekrar sorar:
— Peki sonra?
Talat Paşa:
— Sonra mı? Hiiç der.
Neyzen, cevabı yapıştırır:
— Paşam, zaten ben şimdiden bir 'hiç'im.

AĞZINA BAKMAK
Ünlü bir Fransız yazarına sormuşlar:
— Bir politikacının yaşayıp yaşamadığı nasıl anlaşılır?
Şöyle cevap vermiş:
— Ağzına bakacaksınız. Eğer ağzı kapalıysa ölmüş demektir!..

İSTEK VE ŞAHSİYET
Peyami Safa, bir sohbetinde: “Kişinin isteği, şahsiyetini ortaya koyar.” dedikten sonra devam etmiş:
Ne istediğinizi söyleyin, ne olduğunuzu haber vereyim:
Bir darı tanesi mi istiyorsunuz? Siz bir serçesiniz.
Bir kuzu mu istiyorsunuz? Siz bir kurtsunuz.
Bir zafer mi istiyorsunuz? Siz bir kahramansınız.

AŞK NEDİR?
Mevlana’ya sormuşlar:”Aşk nedir?”
Cevap vermiş:
— Ben ol da bil…

DAYANAK
Bakan olur olmaz yeğenini vali yapan birine,Neyzen Tevfik şöyle demiş:
— Maaşallah, kardeşinizin oğlu tıpkı fasulyeye benziyor.
Bakan, bu sözü tam anlamayınca, Neyzen açıklamış:
— Malum ya, fasulyeler de bir sırığa sarılarak yükselirler.

SON ROMAN
Kötü bir romancı, Copus’e yeni eserini göstererek:
— Son romanım, üstad! der.Copus:
— Son mu? Gerçekten son mu. Ne saadet!...


KİM OLABİLİR?
Necip Fazıl’a :
— Fransa’da yayımlanan bir ansiklopediye Türkiye’den sadece iki şair almışlar,dediklerinde,üstad sormuş:
— İkincisi kim?


İLHAMIN KAYNAĞI
Şiire meraklı bir hanım,bir gün Mehmet Çınarlıya şöyle demiş:
— Mehmet Bey, hanımlar mı daha iyi şiir yazarlar, erkekler mi?
— Erkekler!..
— Nasıl olur? Bu kadar zarif, bu kadar kibar hanımlar yazmayacak da erkekler mi yazacak?
— Efendim, mesele ilham meselesi…Biz o ince, kibar hanımlar ilham alarak güzel şiirler yazıyoruz. Onların karşısında ise bizler varız. Onlar nereden ilham alıp da güzel şiir yazsınlar?

EN BÜYÜK MUTLULUK
Molla Gürani, talebesi Fatih Sultan Mehmed’e:
— Sence dünyanın en büyük mutluluğu hangisidir? Diye sorduğunda, Fatih şu unutulmaz cevabı vermiş:
— İnsanın hem mahrum, hem de muhtaç olduğu şeye kavuşması, hayatının en büyük mutluluğudur.

RESİM
Yeni neslin şair ve ressamlarından biri, Yahya Kemal’e sorar:
— Ne dersiniz üstad?Resim mi yapayım, şiir mi yazayım?
Yahya Kemal beklemeden cevap verir:
— Resim yap, resim!...
— Fakat siz benim resimlerimi hiç görmediniz ki?...
— Resimlerini görmedim; ama şiirlerini gördüm.

BENİM GÖZÜMLE BAKMALISINIZ
Abbasi halifelerinden biri, Leyla’yı ve onun için yanıp kavrulan Mecnun’u huzuruna çağırtır. Halife, Leyla’nın çok da güzel bir kız olmadığını düşünerek Mecnun’a sorar:
— Leyla ismindeki bu kara kuru kızın neyini seviyorsun?
Mecnun cevap verir:
— Efendim, bunu anlamak için, Leyla’ya benim gözümle bakmalısınız.

GİTTİ KAFİYE
Şair Abdülhak Hamit Tarhan, Safiye adlı hizmetçisinin çalışma odasına girmesi üzerine, o sırada yazmakta olduğu şiir için bulduğu kafiyeyi unutmuş.
Ve bir hayli düşünmesine rağmen bulamayınca, şöyle söylemiş:
— Geldi Safiye, gitti kafiye!..

YALNIZLIK
Ezop'un evine gelen bir arkadaşı, onu kitaplara boğulmuş vaziyette görünce:
— Böyle yapayalnız oturduğunuza hayret ediyorum, burada sıkılmıyor musunuz? demiş.
Ezop:
— Yalnız değilim; yalnızlığım, kitaplarımdan ayrıldığım anda başlar.

ÇARE
Lord Byron'a, deli gibi aşık olduğu ve bir an bile aklından çıkaramadığı bir kadınla niçin evlenmediğini sorduklarında:
— Ona olan aşkımdan ötürü aklımı kaybetmiş durumdayım, demiş. Akıllı bir evlilik yapmam için, önce bu sevdadan kurtulmam gerekiyor.

BOŞLUK BIRAKMADI
Osman Yüksel Serdengeçti, Necip Fazıl Kısakürek vefat ettiği zaman, “Yeri doldurulmaz bir insandı.” diyenlere, şu cevabı vermiş:
— Boşluk bırakmadı ki doldurulsun. Her şeyi doldurdu. Kafaları gönülleri ve yaşını doldurdu, öyle gitti.

GELEN GİDENİ ARATIR
Bekârlıktan sürekli olarak şikayet eden şair Asaf Halet Çelebi, bir gün nihayet evlenmiş. Arkadaşları tebriğe gelip sormuşlar:
— Eski dertlerinden kurtulabildin mi?
— Elbette, diye cevap vermiş şair. Eski dertlerin lafı mı olur?...

BÜYÜK İYİLİK
Son derece geveze ve can sıkıcı olan bir adam, sokakta rastladığı Agâh Sırrı Levent'e:
— Dün gece size uğrayacaktım, ama son anda vazgeçtim deyince, Agah Sırrı:
— Sizi söz veriyorum dostum, diye gülümsemiş. Bu iyiliğinizi unutmayacağım.


SAVAŞ HİKAYESİ
Genç bir yazar, kitabını yayıncı Arif Polat' a getirerek:
— Bu roman, benimle eşim arasındaki hayatın ayrıntılı bir hikayesidir, demiş. Bunu basmanızı istiyorum.
Arif Polat, işi kısa yoldan halletmiş:
— Kusura bakmayın efendim!.. Biz savaş hikayeleri basmıyoruz…


ZOR AMA GÜZEL
Cüneyd- i Bağdadi’ye:”Sabır nedir?” diye sorduklarında şu cevabı vermiş:
— Yüzünü ekşitmeden, acıyı yudumlamaktır.
(Bu Mesaj 20-03-2011 08:25 değiştirilmiştir. Değiştiren : Mustafa Unal.)
20-03-2011 08:23
Web Bul Rep Ver
« Önceki | Sonraki »


Bu Konudaki Mesajlar
Okul Gazetesi İçin Ya da Sınıf DErgisi İçin Kıssa Kıssa - Mustafa Unal - 20-03-2011 08:23

Benzeyen Konular
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Güneysu İlköğretim Okul Gazetesi Örneği KaRNeC 1 10,607 24-12-2013 08:03
Son Mesaj: yazgan
  Word Düzenlenebilir Okul Gazetesi Örneği İndirin KaRNeC 4 22,309 19-12-2013 09:36
Son Mesaj: nihan
  Baydemirli Ortaokulu Okul Gazetesi Örneği KaRNeC 0 10,332 16-01-2013 05:33
Son Mesaj: KaRNeC
  Okul Gazetesi Ve Sınıf Panosu İçin Şahane Resimler (985 adet) Mustafa Unal 1 10,791 18-09-2012 12:04
Son Mesaj: KaRNeC

Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir

Forum Atla:

tanıtım haberi- son haberler- haber- kahramanmaraş haberleri- wikigazete.com- webcimo- Hava Durumu- sanierungsunternehmen -

Öğretmen Sitesi

Öğretmen Siteleri



Öğretmen Sitesi | İletişim | Yukarıya dön | İçeriğe Dön | Mobile Version | RSS

Türkçe Çeviri: MyBBTürkiye
Üretici: MyBB, © 2002-2016 MyBB Group.

MyBB & SEO İnSiDe

ÖğretmenSitesi.İnfo Google Gizlilik Politikasına riayet etmektedir