2468 defa görüntülendi.

Yavuz Sultan Selimin Hayatı

KaRNeC
Site Kurucusu
*******


Mesajlar: 19,178 Katılma Tarihi: 26-02-2011 Rep Puanı: 123 Durum: Çevirimdışı

Mesaj: #1
Yavuz Sultan Selimin Hayatı

İmage

Yavuz Sultan Selimin Hayatı

İslâm halîfelerinin yetmişdördüncüsü ve Osmanlı pâdişâhlarının dokuzuncusu. İkinci Bâyezîd Hân’ın oğlu, Sultan Süleymân Hân’ın babasıdır. Hilâfeti, Osmanlı pâdişâhlarına bağlayan Selim Hân’dır. 875 (m. 1470)’de Amasya’da doğdu. 920 (m. 1514)’de Çaldıran’da İran şahı İsmâil-i Safevî’yi mağlub ederek, bozuk inanışlarının yayılmasını önledi. Böylece İslâmiyete büyük hizmet etti. Tebrîz’i de aldı. 922 (m. 1516)’de İstanbul’da ilk tersaneyi yaptı. Burada gemiler inşâ edildi. 923 (m. 1517) senesinde Mısır’ı aldı. Haremeyn-i şerîfeyn de ele girmiş oldu. Hutbelerde ismini; “Mekke ve Medine’nin hizmetçisi” diye okuttu. Mısır’daki son Abbasî halîfesi olan, Ya’kûb bin Müstemsik-billah’dan mukaddes emânetleri alarak halîfe oldu. Büyük bir donanma yaptı. 926 (m. 1520) senesinde, Çorlu ovasında hastalanarak vefât etti. Sekizbuçuk senede, devleti iki kat büyüttü. Yavuz adını kazandı. Kabri Fâtih’de, Sultan Selim Câmii bahçesindedir.

Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın oğlu Şehzâde Bâyezîd, Amasya vâlisi idi. 875 (m. 1470) senesinde birgün, Şehzâde Bâyezîd’in sarayına nûr yüzlü bir ihtiyâr geldi. Sarayın kapısında uzun bir duâ okuduktan sonra, kapıdaki nöbetçiye; “Bugün bu hânede bir erkek çocuğu dünyâya gelecek. Babasından sonra pâdişâh olacaktır. Vücûdunun yedi yerinde ben bulunacak ve büyüdüğünde her ben sayısınca, âli-şân (şânı büyük) beyleri mağlub edecektir” dedikten sonra oradan ayrıldı. Nöbetçi bu zâtı ta’kib ettiyse de, bir anda kaybetti. Nereye gittiğini bulamadı. Bu haberi vâliye söylemek isteyen nöbetçi, saraya girdiğinde, şehzâde Bâyezîd’in kucağına aldığı çocuğun kulağına, ezân-ı Muhammedî ve ikâmet okumakta olduğunu gördü. Şehzâde Bâyezîd; “İsmin Selim olsun” diyerek, çocuğuna ismini verdi.

İstanbul’da bu haberi işiten Fâtih Sultan Mehmed Hân, torunu için duâlar etti ve “Lala Selim’i çok sevdim” buyurdu. Ertesi gün sabahleyin, Sultan Fâtih lalasına gece gördüğü rü’yâyı anlattı: “Kendimi bir derya içinde gördüm. Yanımda oğlum Bâyezîd de vardı. Bir ara, deryanın karşı tarafından bir güneş doğdu. Güneş önce beni, sonra da Bâyezîd’i aydınlattı. Sonra yedi güneş daha doğdu.” Fâtih’in lalası rü’yâyı; “Cenâb-ı Hak hayıra getirir inşâallah sizden sonra yerinize oğlunuz Bâyezîd’in sultan olacağını, ondan sonraki pâdişâhın yedi şöhretli kimseye galip gelerek, müslümanları bir bayrak altında toplayacağını umarım” diyerek ta’bir etti.

Küçük yaşta İstanbul’a gönderilen Şehzâde Selim, dedesi Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın terbiyesinde yetişmeğe başladı. Şehzâde Selim’e Kur’ân-ı kerîm, tefsîr, hadîs ve fıkıh dersleri verildi. Ayrıca, yüksek fen ilmi üzerinde de dersler verilerek yetiştirildi. Bu arada ata binmek, güreş tutmak, ok atmak ve kılıç kullanmak da öğretiliyordu. Çok zekî olan Şehzâde Selim, kısa zamanda Arabî ve Fârisîyi ana dili gibi öğrendi. Zamanının velîleriyle görüşür, sohbetlerini kaçırmazdı. Böylece, teveccühlerine kavuşup, hayır duâlarına mazhar olurdu. Babası, pâdişâh olduktan sonra, askeri sevk ve idâresi ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için, Şehzâde Selim’i Trabzon’a vâli ta’yin etti. Şehzâde Selim, Trabzon’da Mevlânâ Abdülhalim hazretlerinin derslerini ta’kib etti. Bu arada edebiyat ve târih üzerinde de çalıştı. Geceleri üç veya dört saatten fazla uyumaz, vaktini ilim öğrenmekle geçirirdi. Husûsi meclislerinde ilmî ve edebî mevzûlar konuşulur, değerli âlimleri, velîleri, tarihçileri bu meclise da’vet ederdi. İlim adamlarına ziyadesiyle saygı gösterir, onları yanından ayırmazdı. Müsait zamanlarını kitap mütâlaalarıyla geçirirdi. Binlerce cilt kitap okudu Mütâlâalarında gözlük kullanırdı. Arabî ve Fârisî şiirler yazardı. Fârisî olan dîvânı meşhûrdur. Okumaya o kadar meraklı idi ki, savaşa giderken ve gelirken dahî, yanında kitaplar bulundurur, müsait durumlarda okurdu. Mısır seferi dönüşünde İstanbul’a gelinceye kadar İbn-i Tagriberdî’nin Nücûm-üz-zâhire isimli eserini, Ahmed İbni Kemâl Paşa ile mütâlâa etmiştir. Evliyâya çok rağbet ederdi. Onların sohbetlerine katılmayı bulunmaz bir ni’met sayardı. Bu sohbetlerle kendisi de tasavvufta yetişti. Üstün dereceler sahibi oldu. “Osmanlı sultanları arasında; tefsîr, hadîs, fıkıh, târih, edebiyat gibi zâhirî ilimlerde ve bâtın ilimlerinde en yüksek olanı Yavuz Sultan Selim’dir” diyen âlimler pekçoktur. Yavuz Sultan Selim, ihtişam ve debdebeye hiçbir zaman ehemmiyet vermezdi. Dâima sadeliği sever ve sâde giyinirdi. Bir defasında oğlu Şehzâde Süleymân’ı süslü elbiseler içinde görünce; “Annene giyecek birşey bırakmadın” diyerek sitem etmişti. Kendisi için, fazla para sarfıyle köşk ve lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Devletin bir kuruşunun dahî boşa harcanmasına rızâ göstermez, buna riâyet etmiyenleri şiddetle cezalandırırdı. Hazîneyi devamlı olarak dolu bulundurmaya gayret ederdi. Padişahlığı sırasında hazîne defterdarı Abdüsselâm Bey’e; “Sirkeci ile Sarayburnu arasındaki sahile basit bir ev yapınız” diye emretmiş, o da Yalıköşkü denilen köşkü yaptırmıştı. Sultan, köşkün mükemmel yapıldığını görünce çok üzülerek; “Ben sana bu kadar para sarfına ruhsat vermemiştim. Basit bir gölgelik yapasın diye emretmiştim” buyurmuştu.

Yavuz Sultan Selim Hân uzun boylu, iri kemikli, omuzlarının arası gayet geniş olup, mütenâsip bir vücûdu vardı. Yüzü yuvarlaktı. Hele alnının düzgünlük ve nûrâniyeti ile, gözlerinin, kâh hakimane bir fikir gibi, kendisine bakanın gönlündeki en gizli köşelere girercesine ve kâh konuşan lisân gibi meramını ifşa edercesine bakışları, onun büyüklüğünü apaçık belli ederdi. Yüce bir himmet, sağlam azîm, vekar, geniş tasavvur, keskin zekâ, ileri görüşlülük, çabuk kavrama, tahminde isâbet, fıtri kahramanlık, her türlü silâhı en mükemmel kullanma, harp mahareti ve büyük değişiklikler yapma kabiliyeti, sür’atli manevra yapma, nüfuzlu emir, mukavemet etmedeki kuvvet, güçlüklere galip gelme, çok az bir kuvvet ile büyük bir orduya karşı galip gelme gibi, herbiri bir kahramana iftihar vesilesi olacak pekçok üstün meziyetlere sahip idi. Allahü teâlânın emirlerini yapma, İslâmiyete hizmet etme ve insanların Cehennemden kurtulması için gayreti o derece idi ki, çıktığı yolda her türlü arzu ve hislerine kolaylıkla galebe çalardı. Gayesi müslümanları ve İslâm devletlerini bir bayrak altında toplamak idi.

Husûsiyetlerinden pek azını saymaya çalıştığımız Şehzâde Selim, Trabzonluları öyle güzel idâre etti ki, halk onu babalarından çok sevdiler. Şehzâde Selim’in adâleti ile herkes mutlu ve huzûrlu idi. Huzûr ve güven anlatılamayacak ölçüdeydi. Öyle ki, hırsızlık yolu, hırsızın koparılan eli gibi kesilmiş, soygunculuk alışkanlığı, onun meydana getirdiği güven ile kaybolmuştu.

Şehzâde Selim’in cihâd aşkı, Allahü teâlânın dînini yaymak arzusu o kadar fazla idi ki, bu yolda ayakkabılarına bulaşan tozları toplar, vefât ettiği zaman yanaklarının altına konmasını vasıyyet ederdi. Şehzâdeliği sırasında, Trabzonluları rahat bırakmayan Gürcülerle savaşa karar verdi. Atının dizginlerini gazâ yoluna saldı. Kılıcından su gibi kan akıtarak galip geldi ve Trabzonluları rahata ve huzûra kavuşturdu.

Şehzâdeliği sırasında, İran’da Safevî devletinin başında Şah İsmâil bulunuyordu. Şah İsmâil, ülkesinde bulunan Ehl-i sünnet müslümanlara eziyet ve işkence ediyor onları, kendi bozuk fırkaları olan râfizîliğe girmeye zorluyordu. Bunlar, Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman gibi pekçok Eshâb-ı Kirâma (r.anhüm) dil uzatıyor, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek hanımı Hazreti Âişe vâlidemize iftira ediyorlardı. Ayrıca Şah İsmâil, Dülkadiroğlu Alâüddevle’ye harp îlân ederek, ordusunu izinsiz olarak Osmanlı topraklarından geçirdi. Dülkadir beyi Alâüddevle’nin oğlunu ve kızlarını kesip kebap ettirerek, gözleri dönmüş askerlerine yedirdi. Öyle ki, çocukların etlerini, askerler birbirlerini ite kaka, kapışarak yediler. Dülkadir hânedanına mensûp ölülerin kabirlerini açtırarak kemiklerini yaktırdı. Yine Özbek Sultânı Şeybek Hân’ı mağlub edince, onun kafasını kesip kafatasını altınla kaplattı ve onunla içki içti. Kafa derisini de baharatla doldurarak, Yavuz Selim’e gönderdi. Şah İsmâil, İranlıların, selâmünaleyküm yerine Şah demelerini, Bismillah (Allahü teâlânın ismiyle) yerine, bismişâh (Şahın ismiyle) demelerini emretti. Birbirlerinin hanımlarına istedikleri zaman sahip olabileceklerini söyledi. Daha da ileri giderek, Osmanlı hudutlarına adamlarını gönderdi, içeri sızmaya çalışmalarını ve Osmanlı müslümanlarını Ehl-i sünnet i’tikâdından çıkarıp, Eshâb-ı Kirâm düşmanı yapmak için çalışmalarını tenbîh etti.

Bu haberleri büyük bir hiddet ve üzüntü ile dinleyen Şehzâde Selim, dîvânı toplayıp âlimlere, velîlere, komutanlara ve beylere durumu anlattı. Dîvânda bulunanlar hep birden ayağa fırlayıp kılınçlarını çektiler ve; “Sefer isteriz! Şâh’ın ülkesine cihâda çıkılsın isteriz!...” diyerek yerlerinde duramaz oldular. Şehzâde Selim; “Orduyu hümâyun hazır ola!... Şehzâde Selim, Safevî ülkesine sefere çıkıyor!” diye emrini bildirdi. Kısa zaman içinde onbeşbin kişilik bir ordu hazırlandı. Trabzon’da, yaşlılar ve çocuklar orduyu duâlar arasında uğurladılar. Şehzâde Selim’in hocası Abdülhalim Efendi de bu sefere katıldı. Şehzâde ile hocası yanyana gidiyorlardı. Bir ara Şehzâde Selim; “Bu gidişle hayâtımız hep at üzerinde geçeceğe benzer lala... İnşâallahü teâlâ pâdişâh olduğum zaman seferlerime seni de götürürüm” dedi. Etrâftaki vilâyetlerden toplanan askerlerle, ordu yirmibin kişiye ulaştı. Azerbaycan içlerine kadar girdiler. Şâh’ın ordusundan herhangi bir haber çıkmadı. Nihâyet Gence’ye geldiler. Gence kalesi komutanına, kalenin teslimini teklif etti. Red cevâbı gelince; “Bre gâfiller! Karşınızda kim var sanırsınız? Tiz ordum hücum hazırlığına geçsin!” emrini verdi. Şehzâde Selim, otağı önünde ellerini açarak; “Yâ Rabbî! Bu Ehl-i sünnet ordusunu muzaffer eyle!” diye duâ ediyordu. Savaş kokusunu alan Şehzâde Selim’in cins atı, yerleri toynaklıyor, sık sık şaha kalkıyordu. Bu sırada Gence kalesinin kapısı açılarak, kale komutanı olan Safevî hükümdârının Şehzâdesi İbrâhim Mirzâ hücuma geçti. Şehzâde Selim: “Yâ Allah, Bismillah, Allahü ekber!” diyerek hücum emrini verdi. Allah Allah sesleri arasında iki ordu birbirine girdi. Şehzâde Selim, ustaca manevralarla atını sağa sola sürüyor, güç durumda kalan askerlerine yardıma yetişiyordu. Her kılıç sallayışında bir düşmanı yere seriyordu. Şehzâdelerini yanıbaşlarında kılıç sallarken gören askerlerin herbiri bir arslan kesiliyor, hücum üstüne hücum tazeliyorlardı. Şehzâde Selim durmadan etrâfına emirler vererek; “Koman yiğitlerim! Koman şahbazlarım! Allah için vurun!” diyerek askerine moral veriyordu. Bir ara kalabalık bir düşmanın arasına düştü. Onların komutanı durumunda olanın üzerine saldırarak, onu atından yere düşürdü. Yere düşen “Aman vurma, canıma kıyma! Teslim oluyoruz!” deyince, Şehzâde Selim kalkan kılıcını indirerek; “Sen kimsin!” diye gürledi. O da; “Ben Şehzâde İbrâhim Mirzâ’yım” dedi. Bu sırada Şehzâde Selim’in ordusu, düşmanı büyük bir bozguna uğratmış olduğu hâlde kaleye giriyorlardı. Şehzâde Selim atından inerek; “Üzülme ey Mirzâ! Sen benim esîrim değil, misâfirimsin” diyerek merhamet gösterdi. Kale teslim alındı, İbrâhim Mirzâ’ya; bozuk inanışlarından vazgeçmesini, müslümanlara zulm edilmemesini ve Osmanlı hudutlarından içeriye izinsiz girilmemesini tenbîh etti. Azerbaycan içlerine yapılan seferlerden sonra, Şehzâde Selim Trabzon’a döndü. Osmanlı Devleti aleyhine propaganda yapan râfızîleri ta’kib ettirdi.

Hâin ve sapıkların isim listesini tutturdu. Şah İsmâil’in, Doğu Anadoluda artan ve Akdeniz sâhilleriyle Anadolu içlerine ve Rumeli’ye kadar varan propagandasına karşı, gayet şiddetli tedbirler aldı. Şah İsmâil’in gayesi ve propagandasının neticelerini iyi tesbit ettiğinden, daha köklü tedbirler alınması gerektiğini teşhis etti. Vâlilik selâhiyetiyle bütün ülkede Şah İsmâil’in faaliyetlerinin önüne geçilemeyeceğini bildiğinden; babası Sultan İkinci Bâyezîd Hân’a durumu anlatmak, kendisine bir ordu vermesini sağlamak ve babasıyla görüşerek elini öpüp hayr duâsını almak maksadıyla Edirne’ye gitti.

Sultan Bâyezîd Hân’ın vezirleri, Pâdişâh’ın vefâtından sonra, Şehzâde Ahmed’in pâdişâh olmasını istiyorlardı. Şehzâde Ahmed, pâdişâh olursa yine vezîr olabileceklerini, azledilmiyeceklerini biliyorlardı. Pâdişâhın meyli de, yaşının büyüklüğü sebebiyle Şehzâde Ahmed’e idi. Pâdişâhın, kalb yumuşaklığı ve çabuk te’sîr altında kalma hasleti vardı. Vezirler, Şehzâde Selim’deki fevkalâde kabiliyet ve te’sîrli konuşma özelliğini biliyorlardı. Eğer Şehzâde Selim babasıyla bir kere mülakat ederse, babasını ikna ederek pâdişâh olacağını, o zaman da vezirlikten atılacaklarını ve kendilerine meydan kalmayacağını bildiklerinden görüşmelerine engel olmaya çalıştılar. Sonunda birbirleriyle görüşmeyi candan arzu eden baba-oğulun buluşmasına mâni oldular. Şu kadar var ki, pâdişâhın babalık şefkatine bütünüyle karşı koyamadıklarından, Sarı Gürz diye meşhûr Mevlânâ Nûreddîn ismindeki âlimi-aracı olarak gönderdiler.

Bu sırada Şehzâde Selim, Ferhat Paşa ve diğer silah arkadaşlarıyla Edirne yakınlarında bekliyordu. Birara Şehzâde Selim’in sevdiği komutanları ve yakınları kendi aralarında; “Saâdetlü beyimiz tahta oturup pâdişâh olsa da, güçlü kolları devlet-i âliyye’yi korusa. Doğuyu da batıyı da fethetsek, Eshâb-ı Kirâm düşmanlarını darmadağın edip, pislik içindeki vücûdlarını ortadan kaldırsak...” diyorlardı. Onlar böyle konuşup dururken Şehzâde Selim oturduğu yerde murâkabe hâlinde idi. Görenler, onu uyuyor sanırlardı. Sonra mübârek başlarını kaldırdı. Buyurdu ki: “Ey dostlarım! Saltanat deyüp durursunuz. Bana şimdi; “Sekiz-dokuz yıllık bir saltanattan ne bekliyorsun? Madem ki çok arzu ediyorsun, işte sana verildi” dediler.”

Bir müddet sonra Sarı Gürz, Şehzâde Selim’in huzûruna gelip, görevli bulunduğu vazîfeyi yerine getirdi. Şehzâde onu çok iyi karşılayıp, tek düşüncesinin ülkede yaşayanların korunması ve düzeni olduğunu bildirdi. Ayrıca; “Pâdişâh babamın istekleri benim başımın üzerinedir. Sağlığına duâcıyız. Pâdişâh pederimin sağ kaldığı müddet içinde kimseyi veliaht ilân etmemesini ve Rumelinde bir eyâletin uhdemizde olmasını isteriz” dedi. Sarı Gürz hazretleri, şanlı Şehzâdenin yanından ayrılıp Sultan Bâyezîd’in huzûruna çıktı. Şehzâdenin, pâdişâh kapısına olan sonsuz bağlılığını, boyun büküşünü, güven ve inancını söyleyerek, isteklerini bildirdi. Pâdişâh Bâyezîd Hân bu arzuyu kabûl etti. Şehzâde Selim’e; Vidin, Alacahisar, Semendire sancaklarını verdi. Sonra da veliaht ta’yin etmiyeceğini bildiren bir ahidnâme gönderdi.

Bu arada vezirler, Şehzâde Ahmed’e acele İstanbul’a gelmesi için haber gönderdiler. Şehzâde Korkut da, sancağı bulunan Teke’den (Antalya) Manisa üzerine hareket edince, fırsat kollayan Şah İsmâil’in adamlarından Şah Kulu, etrâfına râfizîleri toplayarak Şehzâde Korkut’un mallarını yağma ettiler. Kütahya üzerine yürüyerek Anadolu beylerbeyini idâm ettiler. Şehzâde Selim bu hâdiseleri öğrenince; “Anadolu’da karışıklığın ne hâl kazanacağını bekliyorum. Belki hizmetim gerekir” diyerek ta’yin edilen yere gitmeyi geciktirdiyse de, babasının emrini yerine getirerek vazîfesi başına gitti. Şehzâde Ahmed ve Şehzâde Korkut, Osmanlı Sultânı olmak için faaliyete geçtiler.

Şehzâde Selim’in yavuzâne tavrı yeniçerilerin çok hoşuna gidiyordu. Onu başlarında görmek, emrinde cihâda gitmek arzusuyla, İstanbul’da; “Selimi isteriz! Selimi isteriz!” şeklinde seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Şehzâde Selim, babasının da’veti üzerine, 7 Safer 918 (24 Nisan 1512) târihinde Osmanlı Devleti’ne pâdişâh oldu. Babası İkinci Bâyezîd Hân, oğlu Selim’e; “Saltanatı sana terkediyorum. Oğlum, Allahü teâlâ mübârek etsin” deyince, Selim Hân, pâdişâh babasının elini büyük bir hürmetle öptü. Bu sırada saraydakiler tekbir getirmeye başladılar. Tekbir sesleri sarayın dışına kadar taşıyor, İstanbul’da büyük bir bayram havası yaşanıyordu. Artık Şehzâde Selim gitmiş, yerine Yavuz Sultan Selim Hân gelmişti. İkinci Bâyezîd, oğluna; “Devlet-i Âliye’yi senin kavi kollarına teslim ettik. Senin, babam cennetmekân Fâtih Sultan Mehmed Hân’a benzediğini bilirim. Cenâb-ı Hak sana da, zaferler ve fetihler müyesser eylesin. Allahü teâlâ yardımcın olsun. Kardeşlerini himâye et. Onlara karşı şefkatli ol. Hayır duâm her zaman seninle beraberdir. Bundan böyle ömrümün sonunu, doğduğum yer olan Dimetoka’da geçirmek dilerim” dedi. Yavuz Sultan Selim de, yılda iki milyon akçe tahsisatla, babasını mâiyetiyle beraber Dimetoka’ya yolcu etti. Babası, 26 Mayıs 1512 de, Dimetoka’ya giderken, yolda vefât etmesi üzerine, cenâzesini İstanbul’a getirtti. Bâyezîd Câmii yanına türbe yaptırıp, buraya defnettirdi.

Yavuz Sultan Selim Hân, pâdişâh olacağı gün, komutanlarını ve devletin ileri gelenlerini toplıyarak; “Pâdişâh olduğum zaman Arabistan’ı Çerkeslerden, Acem ülkesini râfizîlerden temizlemeğe ahdettim. Hattâ müslümanları bir noktaya toplamak için Hind ve Turan’a gideceğim. Şark ve Garb’ta “İ’lây-ı Kelimetullah” (Allahü teâlânın ismini yüceltmek) için çalışacağım. Zâlimlere, evlâdım bile olsa, merhamet etmiyeceğim. Zamanımda boş oturmak ve ahâliye zulm etmek mümkün olmaz. İşte benim hâlim budur. Birâderim ise rahatı sever ve yumuşak huyludur. Seferden korkmaz ve haddi aşmak istemezseniz bana biat ediniz. Aksi takdîrde Sultan, Ahmed’i seçiniz ki, onun zamanında, o da siz de zevk ve safânızla meşgûl olasınız” diyerek, üstün gayretlere i’tinâ gösterdiğini, fakat dünyâ devletini arzulamadığını açıklamış idi. İşte şimdi Pâdişâh olmuş, bu arzularını gerçekleştirmek için, önce devletin iç işlerini yoluna koymaya başlamıştı.

Yavuz Sultan Selim Hân, isyan çıkarmak için harekete geçen, Anadolu’da kendilerine pekçok taraftar toplayan kardeşlerine birer mektûp yazdı. Mektûbunda; “Yaptığınız bu hareketler ve devletin paylaşılması gibi istekleriniz, hiç bir sûretle kabûl edilemez. Birkaç günlük ömür için, fitne ve fesat çıkararak, memleketi harâb etmektense, Allahü teâlânın takdîrine boyun eğmek en iyi hareket olur. Böyle yapılıp, husûmetten el çekildiği ve bir müslüman ülkesinde oturmayı kabûl ettiğiniz taktirde, aramızda düşmanlıktan hiçbir eser kalmıyacaktır. Ayrıca ihtiyâçlarınız tamamen karşılandığı gibi, bu tarafta kalan mal-mülk ve çoluk-çocuğunuz için de, arzunuz yerine getirilecektir. Aksi taktirde Allahü teâlânın irâdesi ne ise o olacaktır” yazıyordu. Buna rağmen kardeşleri Şehzâde Ahmed ve Şehzâde Korkut, başlarına asker toplamaya devam ettiler. Yavuz Sultan Selim Hân, memleketin birlik ve beraberliğini sağlamak, isyanı bastırmak için, kardeşleri ile mücâdele etmeye mecbûr kaldı, istemeyerek, üzülerek, hattâ gözyaşı dökerek yaptığı bu mücâdelelerde galip gelerek isyanları bastırdı. Elebaşlarını öldürdü. İsyanı kışkırtan, kendisini istemeyen Vezîr-i a’zam Mustafa Paşa’yı îdâm ettirdi.

Yavuz Sultan Selim Hân. Ülke içinde hâdise çıkartan ve ilerisi için büyük tehlike olabilecek râfizî faaliyetlerin teşvikçisi, doğudaki Safevî Devleti’ne karşı sefere çıkmadan, batı, kuzeybatı ve güney hududlarını emniyete aldı. Eflâk, Boğdan, Macar, Venedik ve Mısır elçileriyle sulhun devamını te’yîd eden andlaşmalar imzaladı. Sultan Selim Hân’ın doğuya dönmesinin sebebi; İslâm âlemini birleştirmek ve Anadolu Türklüğü ile Orta Asya’yı birbirinden ayıran. İran engelini aşmak idi. Bunun için, Asya ve Afrika’daki devletlerin, Osmanlı hâkimiyetine girmesi gerekiyordu. Bu gayenin tahakkuku için ilk önce, devamlı büyüyen Osmanlı Devleti ve İslâmiyet aleyhine faaliyet gösteren Safevî Devleti, hedef ta’yin edildi. Osmanlıların doğusunda: Afganistan. İran dâhil Doğu Anadolu içlerine kadar hâkim olan Safevî Devleti, râfiziliği yaymak amacıyla, Anadolu ve Rumeli’de faaliyette bulunuyordu.

Safevî Şah İsmâil, Osmanlı ve İslâm ülkelerine gönderdiği “Dâ’î” veya “Halîfe denilen propagandacılarıyla, Ehl-i sünnet aleyhine faaliyette bulunup, Safevî Devleti’ne taraftar topluyordu. Sultan Selim Hân, Şah İsmâil’in bütün faaliyetlerini yakından ta’kib ve kontrol ettiriyordu. Bu faaliyetlerin önüne bütünüyle geçmek için, umûmî bir dîvân dopladı. Şah İsmâil’in, İslama verdiği zarar ve Ehl-i sünnete yaptığı saldırıyı teker teker anlattı. Sonra da; “Allahü teâlâya hamdü senalar olsun ki; güçlü bir orduya sahibiz. Düşmanlarımızı mağlub ve perişan edeceğimizden asla şüphem yoktur. Arzuyu şahânemiz, memleketimize tecâvüz cür’etinde bulunan Şah İsmâil’in ülkesini tarumar etmektir. Vezirlerim! Âlimlerim! Beylerim! At üzerinde ihtiyârlamış askerlerim!... Ne düşünürsünüz, tiz söyleyin!” dedi. Dîvânda bulunan herkes sükût edince tekrar: “Niçin susarsınız? Size mütâlâanızı söylemeye müsâade ettik. Düşündüklerinizi elbet bilmek isteriz” dedi vezirler; “İran’a yapılacak bu cihâdda galip gelmek güçtür” diye düşündüklerini söyleyemiyorlardı. Ömrünü muharebe meydanlarında geçirmiş olan Abdullah isminde yaşlı bir yeniçeri: “Sultânım! Ne durursunuz? Allahü teâlâ yolunuzu açık, kılıcınızı keskin eylesin! Biz dahî gittiğiniz yere gider, kaldığınız yerde kalırız!” dedi. Bu sözü dîvânda olan herkes kabûl ettiler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim Hân; “İnşâallahü teâlâ kılıcımız İran toprakları üzerinde şerefle dolaşacaktır. Vezirlerim benimle beraber gelecektir. Âlimlerim de, Tebrîz’de eda edeceğimiz Cum’a namazı için hazır olsunlar. Yalnız; Eshâb-ı Kirâma (radıyallahü anhüm) söverek dil uzatan, cemâatle namaz kılmayı men eden, câmilerdeki minberleri yaktıran, Ehl-i sünnet olan âlimleri öldüren, birbirlerinin kadınlarını tasarruf etmeyi mübah kabûl eden, Şeybek Hân’ın kafatasıyla şarap içen bu Şah İsmâil’in ve taraftarlarının küfrüne ve kanlarının helâl olduğuna dâir ulemâ ne buyurur?” diye sordu. Molla Arab lakabıyla meşhûr Muhammed bin Ömer, Sarı Gürz lakabıyla meşhûr Nûreddîn Hamza, Zenbilli Ali Cemâlî Efendi, Ahmed İbni Kemâl Paşa ve daha pekçok âlimler böyle bir cihâdın farz olduğuna, Şah İsmâil’e haddînin bildirilmesinin lâzım geldiğine dâir fetvâ verdiler. Bunlardan Sarı Gürz Nûreddîn Hamza Efendi’nin verdiği fetvâ şöyledir:

“Hüvelmu’în Bismillâhirrahmânirrahîm. Sevdiği kullarına yardım eden, düşmanlarını da kahreden Allahü teâlâya hamdolsun. Peygamberlerinin en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma ( aleyhisselâm ) ve O’nun âline ve eshâbına (radıyallahü anhüm) salât-ü-selâm olsun. Ey müslümanlar! Biliniz ve anlayınız ki, Eshâb-ı Kirâm düşmanı râfizîlerin reîsleri, Erdebiloğlu Şah İsmâil’dir. Onlar, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) yolunu ve sünnetini beğenmezler. Kur’ân-ı kerîm ile alay ederler. Allahü teâlânın haramdır buyurduğuna helâldir derler. Kur’ân-ı kerîmi ve diğer din kitaplarını tahkir edip yakarlar. Bütün Ehl-i sünnet âlimlerine ve sâlih müslümanlara ihânet edip, onları öldürürler. Mescidleri yıkarlar. Bu taifeye mensûb olanlar, reîsleri olan Şah İsmâil mel’ûnunu ilâh yerine koyup secde ederler. Hazret-i Ebû Bekr’e ve hazret-i Ömer’e sövüp, hilâfetlerini inkâr ederler. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) hanımı hazret-i Âişe vâlidemize iftira edip söverler. İslâmiyeti yıkmak için uğraşırlar. Onların bunlara benzer dîn-i İslama aykırı olan pekçok bozuk i’tikâdları ve hareketleri vardır ki, şahsen benim katımda ve diğer âlimlerin katlarında tevâtür derecesinde bilinmektedir. Onlar, görünen bu hareketleri ile, dînimizin hükmüne ve kitaplarımızın bildirdiğine göre fetvâ verdik ki; kâfirdirler, mülhiddirler. Herhangi bir kimse dahî onların bâtıl olan dinlerini heğense ve rızâ gösterse kâfir olur. Bunları öldürüp cemaatlarını dağıtmak bütün müslümanlara vâcibdir, farzdır. Müslümanlardan ölenler, sa’îd ve şehîd olup Cennet-i a’lâdadır. Ötekilerden ölenler ise, hor ve hakîr olup Cehennemin dibindedirler. Bunların hâli kâfirlerin hâllerinden daha beterdir. Zîrâ bunların boğazladıkları ve avladıkları, okla, doğanla ve köpek ile de olsa murdardır. Kendilerinden veya başkalarından kız alıp nikâhlasa, nikâhları bâtıldır. Ölenin vârisi olamaz, mîras alamaz. Müslüman devletin Pâdişâhı, bunların erkeklerini öldürüp, mallarını, kadınlarını ve çocuklarını İslâm askeri arasında paylaştırmalıdır. Bunların yaptıkları tövbelere ve istiğfarlara aldanmamalı, hiç dinlemeyip öldürmelidir. Bunlardan olduğu bilinenler, veyahut onlara giderken yakalananlar dahî öldürülmelidir. Netice olarak. Eshâb-ı Kirâm düşmanı olan bu râfizîler, hem kâfirdirler, hem mülhiddirler ve hem de fesâd ehlidirler, iki cihetten de katledilmeleri vâcibtir. Yâ Rabbi! Dînine yardım edenlere yardım eyle. Müslümanlar arasında fitne çıkaranları kahreyle. Âmin. Kulların en fakiri Sarı Gürz lakabıyla tanınan Nûreddîn Hamza”

Sultan Selim Hân, Kur’ân-ı kerîmde Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyet-i kerîmesinde; “Ey sevgili Peygamberim ( aleyhisselâm ) Kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd et, döğüş! Onlara sert davran” emrine uyarak, râfizîlere hadlerini bildirmek için İran’a sefer kararı aldı. Sefer hazırlığı esnasında, şehzâdeliğinden beri tesbit ettirdiği bozguncuları, memleket aleyhinde çalışanları; sürgün, hapis ve gerekli olan cezalarla cezalandırdı. Böylece âsi, hâin ve ahlâksızlan Anadolu ve Rumeli’den temizledi. Devletin birlik ve beraberliğini sağladı. Savaş için gerekli hazırlıkları bitiren Yavuz Sultan Selim Hân, Manisa’da vâlilik yapan oğlu şehzâde Süleymân’ı yerine vekîl bıraktı ve 23 Muharrem 920 (20 Mart 1514) Pazartesi günü Edirne’den İstanbul’a hareket etti. On günde İstanbul’a gelerek ordugâhını Eyüb semtinin Fil Çayırı’nda kurdu. Sultan Selim, Eyyûb Sultan hazretlerini ve diğer Sahâbe-i Kirâmın (radıyallahü anhüm) kabri şerîflerini ziyâret etti. Onlardan mâ’nevî yardımlarını istedi.

Ordusunu Üsküdar’a geçirdikten sonra, sür’atle doğuya doğru yol almaya başlayan Sultan Selim Hân, İzmit’e gelince, daha önce yakalanan Şah İsmâil’in casuslarından Kılıç ismindeki kimseye; “Var, gördüğünü şahına söyle. Muradımızı beyân eyle” diyerek Şah İsmâil’e gönderdi. Kılıç, aynı zamanda Sultan Selim Hân’ın hem tehdid, hem de nasihat dolu bir mektûbunu Şâh’a götürüyordu. Yavuz Sultan Selim Hân mektûba şunları yazmıştı:

“Bilesin ve anlıyasın ki, ilâhî hükümlerden yüz çevirenlerin, Allahü teâlânın dînini yıkmaya çalışanların bu hareketlerine, bütün müslümanların ve adâletsever hükümdârların kudretleri nisbetinde mâni olmaları farzdır. Sen ki, müslümanların memleketlerine saldırdın, şefkat ve utanmağı bir tarafa bırakarak zulm kapılarını açtın. Günahsız müslümanları incittin. Fitne ve fesadı kendine gaye kabûl ettin. Nefsinin kötü arzularına ve fıtratındaki bozukluklara uyarak, dîn-i İslâmın emirlerini değiştirmeğe kalktın. Haramlara helâl diyerek nice müslümanları ifsâd ettin. Mescidleri yıktın, türbeleri ve mezarları yaktın. Âlimleri ve Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) neslinden gelen mübârek seyyidleri öldürdün. Kur’ân-ı kerîmi hela çukurlarına attın. Hazreti Ebû Bekr’e ve Hazreti Ömer’e söverek hakaret ettin. Bu saydıklarım senin kötü hâllerinden sâdece birkaçıdır. Dillerde dolaşmakta olan bunlar ve bunlara benzer hareketlerinden dolayı, âlimlerim, kesin delîllere dayanarak senin kâfir olduğuna, dinden çıkıp mürted olduğuna fetvâ verdiler. Ayrıca senin ve sana tâbi olanların öldürülmelerinin vâcib olduğuna, mallarınızın yağma, kadın ve çocuklarınızın esîr edilmesinin mübah olduğuna da fetvâ verdiler. Bu durum karşısında Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek.

Zulm görenlere yardım etmek için merasimlerde kullandığım padişahlık elbiselerimi çıkardım. Zırhımı giyip, kılıcımı kuşandım. Atıma binerek Safer ayının başında Anadolu yakasına geçtim. Maksadım, Allahü teâlânın inâyetiyle senin şahlığını yok etmek ve bu sûretle, âcizler üzerinden zulmünü ve fesadını kaldırmaktır. Ancak, kılıçtan önce sana, “Sünnet-i seniyye icâbı” İslâmiyeti teklif ederim. Eğer yaptıklarına pişman olup cân-ü gönülden istiğfar eder ve aldığın kaleleri geri verirsen, tarafımızdan, dostluktan başka birşey görmezsin. Fakat kötü hâllerine devam ettiğin taktirde, zulümlerinle simsiyah yaptığın yerleri nûra kavuşturmak ve senin elinden almak üzere, Allahü teâlânın izniyle yakında geleceğim. Takdîr ne ise öyle olacaktır.”

Yavuz Sultan Selim Hân ordusuyla İzmit’ten Yenişehir’e geldi. Burada, Anadolu ve Rumeli Beylerbeyleri de orduya katıldılar. On gün sonra Seyyidgâzi’ye, oradan da Konya’ya ulaştılar. Sultan Selim, Konya’da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddîn-i Konevî, Şems-i Tebrîzî (rahmetullahi aleyhim) gibi evliyânın türbelerini ziyâret etti. Şah İsmâil’e karşı muzaffer olması, müslümanları bu belâdan kurtarması için o mübârek zâtların rûhlarından yardım talebinde bulundu. Bu türbelere hizmet edenlere bol bol ihsânlarda bulundu. Sonra ordusuyla Kayseri’ye yürüdü. Bu arada Dülkadir beyi Alâüddevle’ye bir mektûp yazarak; Şah İsmâil aleyhine “birlikte savaşa girelim” dediyse de, Şah İsmâil’e düşman olmasına rağmen, Osmanlılarla da geçinemeyen ve Memlûklerden himâye gören Alâüddevle buna yanaşmadı. Hattâ Sultan Selim’e, düşmanca bir tavır bile takındı.

2 Temmuz’da Sultan Selim Hân, ordusuyla Sivas’a girerken, yaşlı bir çoban koşarak huzûruna geldi ve; “Sulağımıza hoş geldin sultânım. Görüyorum ki, yorgunsun ve açsın. Bu fakire misâfir olursan gönül alırsın” dedi. Yavuz Sultan Selim Hân; “Ben tek başıma değilim çoban baba. Ardımda koca bir ordu var” buyurunca, çoban tevekkülle boynunu büktü ve; “Allahü teâlâ kerîmdir. Hele sen bir mola ver. Misâfir kısmetiyle gelir” dedi. Sultan Selim Hân; “Bunda bir hikmet olsa gerektir!” diyerek ordusuna mola verdi. Çadırlar kuruldu. Çoban sürüden dört koyun seçerek yüzüp temizledi ve kazana koydu. Sonra Sultan Selim Hân’a; “Sultânım! Askerler eti yerken kemikleri sakın kırmasınlar” diye ricada bulundu. Kazanlarda etler pişirildi ve gaziler da’vet edilerek kemiklerin kırılmaması tenbîhlendi. Nöbet nöbet sofralara oturuldu. Bütün ordu doyuncaya kadar yemelerine rağmen dört koyunun etini bitiremediler. Sonra çoban, kemikleri bir araya getirerek duâ etti. Askerler “Âmin” dedi. Koyunlar, Allahü teâlânın izniyle dirildi ve sürüye katıldı. Sâdece biri topallıyordu. Herkes şaşırmıştı. Yavuz Sultan Selim Hân, çobana; “Bu niçin topallıyor?” diye sorunca çoban; “Bir kemiği noksan olduğu için” dedi. Bunun üzerine Sultan Selim Hân sakladığı aşık kemiğini çıkardı ve “Baba! Sizi denemek istemiştim. Kâmil bir velî olduğunuz anlaşıldı. Kusurumuz af ola. Bizi duâlarından eksik etme” diye rica etti. Çoban da; “Allahü teâlânın yardımı senin üzerindedir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili ve şerefli Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) ve Eshâb-ı Kirâmı (radıyallahü anhüm) senin yanındadır. Merak etme zafer senin olacak, muzaffer olarak döneceksin!” dedi.

Yavuz Sultan Selim Hân, Sivas’a geldiklerinde orduyu teftiş etti. Mevcûdun yüzkırkbin kişi olduğu görüldü. Ayrıca beşbin zâhireci ile altmışbin deve vardı. Askerin kırkbininin Kayseri-Sivas arasında beklemelerini, yiyecek tedâriki yapmalarını emretti. Çünkü; Şah İsmâil’in kumandanlarından Ustaclı Mehmed Hân, Osmanlı ordusunun ileri harekâtını duymuş, burada oturan halkı daha içerilere sürerek, geride kalan heryeri ateşe vermişti. Bunun için İran topraklarına girecek Osmanlı ordusunun beslenmesi zor olabilirdi. Sultan Selim Hân, Allahü teâlânın ihsânıyla bu durumu daha iki sene önce gönül gözü ile keşfetmiş, Rumeli’de yetişen buğdayları Trabzon’a depo, ettirmişti. Depo edilen buğdaylar un ve bulgur yapıldı. Bunlar diğer erzaklarla birlikte katırlar ve develerle orduya iletilerek, askerin yiyeceği te’min edildi. Sultan Selim, Şâh’a Sivas’tan bir mektûp daha gönderdi. Mektûbunda;

“Yapacağım işlerden, seni birkaç ay evvelinden haberdâr ettim ki, hazırlıklarını tamamlayıp karşıma çıkasın. Gâfil avlandım, hazırlanamadım demeyesin. Uzun zamandan beri benim hazırlıklarıma ve gürültülü hareketlerime, hattâ, Erzincan dağ ve tepelerine gelmeme rağmen, sende hâlâ hiçbir hareket yok. Öyle gizleniyorsun ki, varlığınla yokluğun farkedilmiyor. Hâlbuki kılıç da’vâsı güdenlerin belâlara göğüs germesi, yiğitlik sevdasında olanların, ok ve mızrak yarasından korkmaması gerekir. Ölümden korkanların kılıç kuşanması ve ata binmesi münâsip değildir. Eğer gizlenmekten maksadın askerîmin çokluğundan ise, senin bu korkunu gidermek için, kırkbinini Kayseri-Sivas arasında bıraktım. Herhalde düşmana bundan daha büyük bir iyilik yapılamaz. Onun için, sende bir parça gayret varsa karşıma çık” diyordu.

Bu mektûptan sonra ordu hiçbir karşı hareket görmeden, düşman toprakları üzerinde yoluna devam ediyordu. Uzun yolculuğa rağmen, düşmanın hâlâ karşılarına çıkmaması, yeniçeriler arasında hoşnutsuzluğa sebep oldu. Aylarca yol yürümekten, seferin zorluklarından, gurbetin uzunluğundan şikâyete başladılar. Rahatlarına düşkün olan ba’zı vezirler de, askeri bahâne ederek, Pâdişâhın çok sevdiği mahremlerinden Karaman vâlisi Hemden Paşa’dan, Pâdişâhı geri dönmeye ikna etmesini rica ettiler. Hemden Paşa, Yavuz Sultan Selim’in en yakın nedimi idi. Her husûsta Pâdişâh ile konuşabiliyordu. Hemden Paşa, savaşa gitmeye muhalefet eden bu vezirlerin ricasını kabûl ederek, Sultan Selim’in huzûruna girdi. Askerlerin durumunu anlattı. Geri dönmenin daha uygun olduğunu söyleyince, Sultan Selim onu derhal öldürttü. Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemâlî Efendi: “Pâdişâhım! Hangi hükme dayanarak katlettirdiniz?” diye sorduğunda, Sultan Selim; “Âyet-i kerîmeye muhalefet ettiği için öldürdüm. Allahü teâlâ, Eshâb-ı Kirâmı (radıyallahü anhüm) medhederek meâlen buyuruyor ki: “Onlar kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler.” “(Ey Peygamberim! Eshâbının) iş husûsunda fikirlerini al (müşavere et). Müşavereden sonra da bir şeyi yapmağa karar verdin mi, artık Allahü teâlâya güven ve dayan. Gerçekten Allahü teâlâ tevekkül edenleri sever. (Feth-29, Âl-i İmrân-159)” Biz bu cihâda çıkarken, vezirler, âlimler ve komutanlarımızla müşavere ettik. Karar verdik. Allahü teâlâya tevekkül ederek yürüdük. Hemden’in yerinde oğlum Süleymân bile olsa idi, onun da boynunu vurmaktan kıl kadar çekinmezdim” dedi. Hemden Paşa’nın öldürülmesini ve Sultânın bu sözlerini işiten vezirler ve yeniçeriler, yaptıkları hatânın büyüklüğünü anladılar. Bir müddet şikâyetleri bıraktılar.

Sultan Selim Hân, Erzincan’dan Şehsuvâroğlu Ali Bey’i, düşman hakkında bilgi toplamak için ileriye, Ferahşad Bey’i Tercan üzerine, Faik Bey’i Bayburt’u işgal etmeye gönderdi. Ordu Erzurum’a yaklaştığında, alınan iki esîrden mühim bilgiler öğrendi. Şah İsmâil’e bir mektûp daha gönderdi. Bu mektûpta da şöyle yazıyordu: “Hükümdârların toprakları, onların nikâhlısı gibidir. Bu i’tibarla erkek ve merd olanlar, ona başka birinin elinin değmesine dayanamazlar. Hâlbuki günlerden beri askerlerimle toprakların üzerinde yürüdüğüm hâlde, senden hâlâ bir haber yok. Aslında şimdiye kadar senin, merdlikle ve celâdetle ilgili bir hareketin görülmemiştir. Bütün hareketlerin sâdece hileye dayanmaktadır. Askerîmden kırkbinini buraya getirmiyerek korkunu gidermeye çalıştım. Buna rağmen gizlenmeye devam edersen, erkeklik sana haramdır. Zırh yerine çarşaf, miğfer yerine yaşmak kullanarak, serdarlık ve şahlık da’vâsından vazgeçmelisin.” Selim Hân bu mektûbun yanısıra, bir de kadın elbisesi gönderdi. Bu mektûplar ile Şah İsmâil’i tahrik ederek, meydana çıkmasını sağlamaya çalıştı.

Devamı 2. Sayfada...............>>>
(Bu Mesaj 16-01-2013 03:12 değiştirilmiştir. Değiştiren : KaRNeC.)
16-01-2013 03:11
Web Bul Rep Ver Alıntı
« Önceki | Sonraki »


Bu Konudaki Mesajlar
Yavuz Sultan Selimin Hayatı - KaRNeC - 16-01-2013 03:11

Benzeyen Konular
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Steve Jobs’ın İlham Verici Hayatı KaRNeC 0 776 10-02-2013 10:40
Son Mesaj: KaRNeC
  Müslüm Gürses Kimdir ? Hayatı, Biyografisi KaRNeC 0 1,442 31-01-2013 10:59
Son Mesaj: KaRNeC
  Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı Kimdir ? Biyografisi, Hayatı Ebru 1 1,380 25-01-2013 03:30
Son Mesaj: KaRNeC
  Hz. Ömer'in Hayatı KaRNeC 0 1,123 23-09-2011 02:26
Son Mesaj: KaRNeC

Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir

Forum Atla:

tanıtım haberi- son haberler- haber- kahramanmaraş haberleri- wikigazete.com- webcimo- Hava Durumu- sanierungsunternehmen -

Öğretmen Sitesi

Öğretmen Siteleri



Öğretmen Sitesi | İletişim | Yukarıya dön | İçeriğe Dön | Mobile Version | RSS

Türkçe Çeviri: MyBBTürkiye
Üretici: MyBB, © 2002-2016 MyBB Group.

MyBB & SEO İnSiDe

ÖğretmenSitesi.İnfo Google Gizlilik Politikasına riayet etmektedir