2685 defa görüntülendi.

Yavuz Sultan Selimin Hayatı

KaRNeC
Site Kurucusu
*******


Mesajlar: 19,181 Katılma Tarihi: 26-02-2011 Rep Puanı: 123 Durum: Çevirimdışı

Mesaj: #4
RE: Yavuz Sultan Selimin Hayatı

Sultan Selim Hân kaçanların peşlerine Rumeli askerlerini gönderdikten sonra, şehîdlerin rûhlarına Kur’ân-ı kerîm okuyup, sevâbını bağışladı. Yaralıların yaralarını sardı. Şehidleri kabre defnettirdi. Ridâniye meydan muharebesinde Mısırlılar yirmibeşbinden fazla asker zayiatı verdiler. Tomanbay, kaçan askerlerini toplayarak yedi-sekizbin kişiyle Osmanlı ordusuna zaman zaman baskınlar tertip etti. Kâhire’ye girmek istiyen Osmanlılar, halkın müdâhelesiyle, karşılaştı. Günlerce sokak savaşı oldu. Harp, o derece şiddet bulmuştu ki, iki taraftan altmış bin kişi sokaklarda kan ve toprak içinde yatıyordu. Kâhire’nin her karış toprağı Osmanlı şehidlerinin kanıyla sulandı. Bu arada Tomanbay’ın komutanlarından Canberdî Gazâlî, Selim Hân’a teslim olacağını bildirdi. Kâhire’de artık bir direnme kalmadı. Şehir teslim oldu. 23 Muharrem 923 (m. 15 Şubat 1517) târihinde Yavuz Sultan Selim Hân, parlak bir merasimle Kâhire’ye girdi. Beyaz atı üzerinde heybetli görünüşü ile Mısırlıların kalblerini fetheden Pâdişâh için, binlerce insan yollara birikmişlerdi. Mehter marşları ile “Kasr-ı Yûsuf”a doğru ilerledi. Kâhire’de üç gün üç gece şenlikler yapıldı.

Selim Hân, “Mısır’ı da mülkünüz arasına aldınız” diyenlere şöyle cevap verdi:

“El-mülkü lillâhi men bizaferin yenîlü meta.
Yerdâ kahren yehvâ nefsuhu derekâ.

Levkâne lî ev ligayri kadrü ünmiletin
Fevkat-türâbi le kânel-emrü müşterekâ”

Ma’nâsı: “Mülk, yalnız Allahü teâlânındır. Bir kimse zafere ulaştığı zaman gurûrlanarak zulmünü artırıyorsa, Allahü teâlâ onu çok aşağı derecelere indirir. Hâl böyle iken insan gurûrlanabilir mi? Şayet benim veya başka bir kimsenin, yeryüzünde bir parmak ucu kadar toprağı olsa, bu Allahü teâlâ ile ortaklık iddia etmek değil midir?” kıt’asını söyleyerek Allahü teâlânın büyüklüğü önünde, kendisinin secde etmekten başka yapacağı birşey olmadığını bildirdi.

Sultan Selim Hân, 28 Muharremde Cum’a namazını kılmak için Melik Müeyyed Câmii’ne gitti. Hatîbin minberden nâmına hutbe okurken, Selim Hân’ı; “Hâkim-ül-Haremeyn-iş-şerîfeyn (Mekke ve Medine’nin hâkimi)” diye övünce, Sultan Selim Hân hemen müdâhele ederek; “Hâdim-ül-Haremeyn-iş-şerîfeyn (Mukaddes beldelerin hadimi, hizmetkârı)” diye söylemesini emretti. Büyük hükümdâr, hatîbin bu tekrârından sonra şükür secdesi için gözyaşları içinde kapandı. Allahü teâlâya hamdettikten sonra da, sırtındaki çok değerli kaftanı, hatîbe hediye etti ve hizmetkâr olduğunu belirtmek için sarığının üstüne süpürge biçiminde sorguç taktı. Bu muhteşem tevâzu örneğini gören ve işiten Mısır halkı ve bütün müslümanların kalbleri büyük Sultana karşı muhabbetle doldu. Son Abbasî halîfesi, Sultan Selim Hân’a halifeliği devretti. Selim Hân son Abbasî Halîfesini, Mısır’daki ilim adamlarını ve san’atkârları İstanbul’a gönderdi.

Mısır’ın fethiyle ilgili söylenen şiir ve düşürülen târih şöyledir:

“Rumdan asker çekip Sultan Selim,
Cümle a’dâyı bulup kıldı helak.
Erişir her yerde âna lütf-i Hak.
Âlemi kıldı müsahhar seyf ile,
Ehl-i diller dediler târihini.

Mısr-u Şâm’ı âna feth etti Âlim.
Nusret etti lütfedip âna Halîm.
Hıfz eder dâim ânı Hayy-u Hakîm.
Gerçi kim kırıldı askerler delim,
Mısr’a hâkim oldu alıp Şah Selim.

(Son Mısradan, ebced hesabiyle 923 (m. 1517) târihi çıkmaktadır.)

Nakledilir ki: Yavuz Sultan Selim Hân’ın, Molla Şemseddîn isminde bir saray hocası vardı. Teheccüd namazını kılan iyi huylu bir zât idi. Yazısı da son derece sür’atli idi ki, on günde bir Mıshaf-ı şerîfi yazıp bitirirdi. Yavuz Sultan Selim Hân, birgün hocası Halîmî Efendi’ye buyurdular ki; “Şemseddîn bize Târih-i Vassâf yazsın.” Halîmî Çelebi, pâdişâhın emrini Şemseddîn Efendi’ye bildirdikten sonra, Şemseddîn Efendi yirmibeş gün mühlet alıp Halîmî Çelebi’nin evinde yazmağa başladı. Halîmî Çelebî’yi ziyâret için gelen kimselerin, kendisini rahatsız etmemesi için, bulunduğu odanın kapısını kilitleyip sür’atle yazmağa başladı. Yazma işiyle meşgûl iken aniden yanında bir kimseyi oturur hâlde gördü. Korkup heyecanlandı. Bunun üzerine o kimse yaklaşıp; “Korkma biz de senin gibi insanız. Seni ziyâret için geldik” dedi. Molla Şemseddîn, kapıların kilitli ve pencerelerin demirli olduğunu görüp bu kimsenin ricâl-i gayb ismi verilen evliyâdan olduğunu anladı. Yazmayı bırakıp sohbete başladılar. İlk önce şöyle sordu: “Arab diyarının tamamı feth edilip, Osmanlı topraklarına katılacak mı? Yoksa dönüşten sonra tekrar başka milletlerin eline mi geçecek?” O zât dedi ki: “Yavuz Sultan Selim Hân bu vazîfe ile vazîfelendirildi. Mübârek beldelerin (Mekke ve Medine’nin) hizmeti ona ve nesline verildi. Şimdi İslâm Pâdişâhlan arasında, Hakkın gözünde olan Âl-i Osmandır. Selim Hân dahî evliyânın dışında değildir” dedi. Molla Şemseddîn dedi ki: “Sultan Selim’in saltanat süresi uzun sürer mi?” O kimse “Üç yıl vakti vardır” dedi. Molla Şemseddîn tekrar sordu: “Konağında oturduğum Halîmî Efendi’nin sonu nicedir? Ya’nî ne zaman vefât eder?” O zât “Şam’dan öteye geçemez, orada kalır” dedi. Şemseddîn Efendi; “Yâ benim ölümüm ne zaman olur?” deyince, O zât; “Kişiye kendi ölüm zamanını bilmek âdetullaha ters düşer. Hiçbir nefis nerede öleceğini bilemez” dedi. Şemseddîn Efendi; “Ricâl-i gayb, Allahü teâlânın bildirmesiyle bilebilirler. Lütf edip de beni uyarınız” dedi. Bunun üzerine; “Allahü teâlâ bilir ama sen dahî Halîmî Çelebi ile bir günde vefât edip, sizinle birlikte bir cenâze dahî zuhur eder. Yavuz Sultan Selim Hân, üçünüzün de cenâzesinde hazır bulunur” dedi. Koynundan bir arabiyye (tiftikten ince başlık) çıkarıp Şemseddîn Efendi’ye; “Bu Selim Hân’a hediyemizdir. Ona iletin”, bir daha çıkarıp; “Bunu da Halîmî Çelebi’ye veresin” dedi. Bunun üzerine Şemseddîn Efendi; “Bana bir hâtıranız olmaz mı?” dedi. “Sana birşey hazırlamadım. Eğer kötü demezsen başımdaki arabiyyeyi vereyim” dedi. O zât Şemseddîn Efendi’ye arabiyyeyi verip; “Kitabını yaz bakayım, nice hızlı yazarsın göreyim” deyince, Şemseddîn Efendi yazmaya başladı. Gaybden gelen o zât hemen gözden kayboldu.

Şemseddîn Efendi, bu durumu Hasen Can’a anlatıp arabiyyeyi Selim Hân’a ulaştırması için verdi. Hasen Can da arabiyyeyi vermek üzere Selim Hân’ın huzûruna vardı. Olanları anlatıp arabiyyeyi Selim Hân’a verdi. Selim Hân arabiyyeyi alıp kokladı ve yüzüne saygı ile sürdü.

Sultânın yakınlarından Hasen Can anlatır: Mısır feth olunduğu günlerdi. Bir sabah, Sultan Selim Hân bana şöyle buyurdu: “Bu gece rü’yâda Muhammed Bedahşî’yi gördüm. Yolculuk hazırlığında olup, bir beyaz kepenek giymiş, üstüne de bir ip kuşak bağlamıştı. Bu hâlde gelip, yolculuğa çıkacağını söyleyerek bizimle vedâlaştı.” Ben kulları ise gençlik atılganlığı ile hemen rü’yâyı ta’bire giriştim ve; “Velîlerin görünüşte çıkacakları yolculuk, âhıret seferi olmak gerektir. Eğer vefât etmemiş ise yakında vefât edeceklerine işârettir” dedim. Yavuz Sultan Selim Hân karşılık vermedi. Ben de rü’yâyı böyle ta’bir ettiğim için pişmanlık duydum. Çok geçmeden Muhammed Bedahşî’nin ölüm döşeğinde Şam’ın ileri gelenlerini toplayıp, şöyle buyurdu: “Sultan Selim Hân Allahü teâlânın katında övülmüş olup, Arab diyarının fethiyle vazîfelendirilmiştir. Selim Hân’a verilen bu vazîfeyi bilen evliyâ ona bütün güçleri ile yardım etmektedir.”

Orada hazır olanlara, Sultanın emirlerine saygılı olmalarını, ayrıca; “Harameyn-i Muhteremeyn’e (Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye) hizmetleri ile başlara tâc olan Sultana benden duâ ve selâmlarımı ve muhabbetlerimi iletirken, dünyâdan da sefer ettiğimi bildirin” diye vasıyyette bulundu. Şam vâlisi durumu, Sultânın kapısına duyurdu. Bu sırada Sultânın hocası Halîmî Çelebi Efendi, Sultânın, yanına geldi. Konuşurlarken Sultan Selim Hân; “Şöyle bir rü’yâ görmüştüm. Hasen Can da böyle yorumlamıştı. Çoğunlukla rü’yânın gerçekleşmesi ta’birin şekline bağlıdır. Şimdi o velî zât, vefât etmiştir. Böyle olması ta’birden ileri gelmiştir. Siz hakem olun. Bu yönden cezalandırılmaya hak kazanmadı mı? Bu şekildeki ta’birin cezası dayak değil mi?” dedi. Halîmî Efendi ise bana bakıp; “Senden böyle acemi davranış beklemezdim. Atılganlık etmişsin” dedi. Ben ise utancımdan başımı eğip dedim ki: “Vefât günü ile rü’yânın görüldüğü târih tesbit edilsin. Eğer rü’yâ daha önce ise, ferman devletlü Pâdişâhımızındır. Eğer iş aksi ise gerçek budur ki, cezası caize (hediye) ihsânıdır.” Halîmî Efendi, bu sözlerimi doğru bulup dedi ki: “Hasen Can kulunuzun görüşü akla uygundur. Gerçekte de değerli katınızda hoş karşılanmalıdır. O başlara tâc olan Pâdişâh, Şam’dan gelen mektûbu gösterdi. Gördüğü rü’yânın Muhammed Bedahşî’nin vefât ettiği geceye rastladığı meydana çıkınca kıymetli bir hil’at (elbise) ile tam ayar, ikiyüz dinar altın bana ihsân buyurdu. Bunca lütuf, Muhammed Bedahşî’nin kerâmeti eseridir, diyerek azîz rûhuna duâlar eyledim.”

Tomanbay, Mart ayının sonuna kadar yakalanamadı. Başına topladığı askerlerle Osmanlıları çok uğraştırdı. Martın otuzbirinde, mağarada yakalayıp Selim Hân’ın huzûruna getirdiler. Selim Hân, vatanı için canını feda edercesine çalışan bu kahramanı, karşısında görünce; “Elhamdülillah İşte şimdi Mısır fetholundu” diyerek Tomanbay’ı bir sultan gibi karşıladı. Ona misâfir muamelesi yaptı. Osmanlı Sultânı Halîfe-i müslimîn Sultan Selim Hân, takdîr ettiği bu kimseyi hayranlıkla seyrettikten sonra; “Ey Memlûk Sultânı! Müslümanların kanı dökülmesin diye birkaç defa elçi gönderdik. Bir kuru nâma râzı olduk. Yalnız hutbe ve sikke bizim nâmımıza olsun dedik. Elçiye zeval yok iken, onları katlettiniz. Binlerce insanın ölmesine de sebep oldunuz.” deyince, Tomanbay çok utandı kendisini savunmak için; “Bizim devletimizin sonu, sizin saadet ve mertebelerinizin yükselmesi ezelde takdîr edilmiş olsaydı, bu hâl meydana gelmezdi” dedi. Selim Hân, orada hazır bulunanlara; “Memleket asayişe kavuşuncaya kadar Memlûk Sultanı, Yeniçeri Ağasında misâfir olsun ve lâzım olan riâyette kusur olunmasın” buyurarak hayatını emniyete aldığı gibi kendine hürmet gösterdi.

Tomanbay, halk arasında serbest dolaşmaya başlayınca, Kâhireliler tezahürata başlayarak; “Allah, Sultan Tomanbay’a yardım etsin.. Sen Mısır’ın ebedî sultânısın...” gibi sözler sarfettiler. Hattâ isyana benzer hareketler yaptılar. Olayları adım adım ta’kib eden Selim Hân; halkın isyan edip binlerce müslüman kanı dökülmesinden korkarak, Tomanbay’ın durumunu âlimlere sordu. Âlimler de idamına fetvâ verdiler. Bu fetvâlara uyarak, Tomanbay îdâm edildi. Selim Hân, böyle bir kahramanın vefâtına çok üzüldü. Cenâzesinde bulunarak hiçbir sultânın yapmadığını yaparak, cenâzeyi taşıdı. Rûhunun şad olması için Kur’ân-ı kerîm hatimleri yaptırdı. Sadakalar dağıttı.

Sultan Selim Hân’ın; medreselerde Ehl-i sünnet i’tikâdının okutulması, âlimlerin ta’yini, savaş sırasında yıkılan yerlerin ve câmilerin ta’miri, şehirlere yeni vâlilerin ta’yini, Mısır’ın asayişi ile ilgili çalışmaları 10 Eylül’e kadar sürdü. Bu sırada Kuzey batı Afrika’yı fetheden Oruç ve Hızır reîslerin gönderdiği Kurt Muslihuddîn Reîs, Selim Hân’ı tebrik, bağlılıklarını bildirmek ve Pâdişâh duâsı almak için Mısır’a geldi. Selim Hân, Kuzey Afrika’nın da Oruç ve Hızır reîslerin eline geçtiğine çok sevindi. Muslihuddîn Reîs’i ihsânlara gark eyledi.

Pâdişâh Mısır’da iken Mekke şerîfi Ebü’l-Berekât, oğlunu Sultan Selim Hân’ı tebrik etmek için gönderdi. Ebü’l-Berekât’ın oğlu, Mekke ve (Medine’nin anahtarını ve oradaki “Mukaddes Emânet’leri de beraberinde getirmişti. Bu emânetlerin çoğu, Peygamber efendimize ( aleyhisselâm ) âit idi. Bunların içinde en kıymetlileri; Resûlullah efendimizin ( aleyhisselâm ) mübârek dişleri, mübârek sakal-ı şerîfleri, mübârek hırkaları, mübârek gasl suları, mübârek ayaklarının izleri, mübârek kabr-i şerîflerinden alınan toprak, mübârek sancakları, mübârek na’linleri, mübârek kılıcı ve asası ile gönderdiği mektûplar idi. Ayrıca Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’ye (r.anhüm) âit kılıçlar, yaylar ve diğer kullandıkları eşyalar vardı. Hazreti Osman efendimizin şehâdeti ânında okuduğu ve mübârek kanlarının aktığı Kur’ân-ı kerîm, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) torunu Hazreti Hüseyn’in şehâdeti esnasında üzerindeki kanlı gömleği, mestleri, Hazreti Osman ve Hazreti Ali efendilerimizin yazdıkları Kur’ân-ı kerîmler ve daha pekçok emânetler bulunuyordu. Sultan Selim Hân da, Haremeyn ahâlisi için mükemmel bir sürre tertîb etti, hediyeler gönderdi. Sultan Selim Hân, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevverenin anahtarlarını almakla, oraların da Osmanlı hizmetine geçmesini sağladı. Böylece Kuzey Afrika, Mısır, Arabistan, Suriye ve Filistin Osmanlı topraklarına katıldı.

Mısır’da dokuz ay gibi uzun bir müddet kalınmıştı. Asker söylenmeye başladı. Birgün Selim Hân, Ahmed İbni Kemâl Paşa ile dolaşırken, askerin durumunu ve ne hâlde olduklarını sordu. Kemâl Paşa-zâde de; Nil kenarında gördüğü birkaç askerin bir türkü söylediklerini anlatınca, Selim Hân, “Nedir o türkü?” diye sordu. Ahmed İbni Kemâl Paşa da;

“Nemiz kaldı bizim mülk-ü Arabda?
Nice bir dururuz Şâm-ü-Haleb’de?
Cihan halkı kamu ayş-ü-tarabda,
Gel ahî gidelüm Rûm ellerine.”

Ma’nâsı:

“Bizim bu Arab diyârında neyimiz kaldı.
Şam ve Haleb’de niçin dururuz?
Dünyâda herkes şenlik içinde yaşamakta,
Gel gidelim kardeş Rum diyarına.”

Bu şiir, Selim Hân’ın çok hoşuna gitti ve; “Mukaddes emânetlerin gelmesini bekliyordum. Artık İstanbul’a dönebiliriz. Söyleyin, askerlerim hazırlığa başlasın” buyurdu. Hazırlıklar tamamlandı. Mısır vâliliğine Hayrbay, Şam vâliliğine Canberdî Gazâlî ta’yin edildi. Ordu, Eylül ayının ortalarında dönüşe başladı.

Yolda Sultan Selim Hân’ın yanıbaşında; Ahmed İbni Kemâl Paşa hazretleri ve ba’zı âlimler ve vezirler at üzerinde sohbet ederek gidiyorlardı. Bir ara Ahmed İbni Kemâl Paşa’nın atının ayağından sıçrayan çamurlar, Sultan Selim Hân’ın kaftanını kirletti. Pâdişâhın kaftanına çamur sıçrayınca, İbn-i Kemâl Paşa mahcûb olup, atını geriye çekti ve özür diledi. Sultan Selim Hân ona dönerek; “Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamurlar, bizim için şereftir. Vasıyyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben vefât ettikten sonra kabrimin üzerine örtülsün” buyurdu. (Bu vasıyyet, vefâtından sonra yerine getirildi. Bu hâdiseyi hatırlatan o kaftan, şimdi Sultan Selim Hân’ın kabri üzerinde bir camekân içinde, târihî bir hâtıra olarak durmaktadır.)

Selim Hân, dönüşlerinde Şam’a uğradı. Şam’da hocası Halîmî Efendi hastalandı. Hekimlerin ilaçları da fayda etmedi. Sultan Selim onu zaman zaman ziyâret edip kalbini hoş tutmaya çalıştı.. Üçüncü günde Halîmî Çelebi vefât etti. Aynı günde Molla Şemseddîn ve pâdisâh’ın sarayından bir hoca da vefât etti. Üçünün de cenâzesi beraber kılınıp, Yavuz Sultan Selim cenâzede hazır bulundu.

Molla Şemseddîn ile Hasen Can, hasta olan Halîmî Çelebi’yi ziyârete gitmişlerdi. Ziyâretten sonra Molla Şemseddîn, Hasen Can’a dedi ki; “O gördüğüm velî’nin, Halîmî Çelebi hakkında söyledikleri doğru olacak gibi. Hekimler âciz kaldılar. Fakat benim sıhhatim çok yerinde. Bu hâlimde asla bir değişiklik göremiyorum. Daha önce yazmamı rica ettiğiniz Hısn-ül-hasîn kitabını, eğer yazmaya vaktim olmadan ölürsem benim kitabımı siz alırsınız.” Bu konuşmadan sonra birbirlerinden ayrıldılar. Bu hâdiseden üç gün sonra Halîmî Çelebi ve Molla Şemseddîn vefât edince, Molla Şemseddîn’in vârisi olmadığı için malı ve kitapları Beyt-ül-mâla kaldı. Kıymetli olan kitaplar, tesbit edilerek Pâdişâhın huzûruna getirildi. Sultan Selim Hân, o kadar kitabın arasından, daha önceki konuşmalardan zâhiren bilgisi olmadığı hâlde kerâmet göstererek, mübârek elleriyle Hısn-ül-hasîn isimli kitabı aldı. Hasen Can’a uzatarak; “Bu sana hediyemiz olsun” buyurdu. Benim şaşırdığımı görünce de sebebini sordu. Ben de üç gün önce Molla Şemseddîn ile aramızda geçen konuşmaları aynen naklettim. Hâdiseyi dinleyen mübârek Sultan Selim Hân hazretleri; “Bunlar olağan işlerdendir, şaşılacak birşey değildir” diyerek kerâmetini gizlemeye çalıştı.

Sultan Selim Hân, Şam’dan Haleb’e geçti, iki ay Haleb’de durdu. 25 Rebî’-ül-âhır 924 (6 Mayıs 1518) târihinde İstanbul’a hareket etti. İstanbul’dan çıkalı iki sene olmuş, hilâfet makamı Abbasilerden Osmanlılara geçmişti. Bu muhteşem zaferleri kazanan Sultan Selim Hân, 25 Temmuzda İstanbul’un Anadolu yakasına geldi. Orduyu Hümâyun Anadolu sahilinde iken, İstanbul sokaklarına dökülen halkın, Pâdişâhı karşılamak için sabırsızlandığı haberi geldi. Bu habere canı sıkılan Sultan Selim, gecenin beklenmesini emretti. Kimse bu işin sırrını anlıyamamıştı. Askerler de sabırsızlanıyordu. Nihâyet Ahmed İbni Kemâl Paşa huzûra gelip: “Birşey arzetmek istiyorum Sultânım!” dedi. Pâdişâh: “Efendi, ne isteğin varsa çekinmeden söyle” buyurdu. İbn-i Kemâl Paşa da; “Asker oldukça merak eder, halk sokaklara dökülmüş sizi karşılamayı bekler, lâkin siz şehre girmezsiniz. Bunun hikmetini merak ederiz” dedi. Pâdişâh ise; “Efendi!.. Efendi!.. Sen bizi hâlâ tamyamadın mı? Biz şan, şöhret ve alkış toplamak için değil, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için savaşırız” buyurdu. Kendisine karşı gösterilen teveccühün ihlâsını zedeleyeceğinden korkan Pâdişâh, halka görünmekten sıkılmıştı. Gece herkes evine çekildiği bir saatte, yanında çok sevdiği Hasen Can ve veziri Pîri Paşa olduğu hâlde bir sandala binerek boğazı geçti ve sarayına, hiçbir merasim yaptırmadan girdi.

İstanbul’a gelen Mısır âlimleri ve Osmanlı âlimleri toplanarak, hilâfetin resmen Sultan Selim Hân’a devredilmesine karar verdiler. Bu haber Selim Hân’a ulaştığı zaman gözleri yaşararak secde-i şükre vardı. O Cum’a, Ayasofya Câmii’nde minbere çıkan son Abbasi halîfesi, uhdesinde bulunan hilâfet sıfatını Sultan Selim Hân hazretlerine devrettiğini bildirdi. Sırtından çıkardığı hil’atı Pâdişâh’a giydirdi. Uzun bir duâ yaparak, Devlet-i Âl-i Osman’ın ömrünün uzun olmasını cenâb-ı Haktan taleb eyledi. Ertesi Cum’a günü de Eyyûb Sultan Câmii’nde, Ebû Eyyûb-el Ensârî hazretlerinin huzûru şerîflerinde, hilâfet kılıcını Sultan Selim Hân’a kuşattı. Böylece Selim Hân, “Halîfe-i Müslimîn” sıfatını kazandı. (Bundan böyle, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına kadar bütün Osmanlı pâdişâhları halîfe olarak vazîfe yaptılar). Mukaddes emânetler, sarayın en güzel odalarına yerleştirildi. Bu odada ilk defa Sultan Selim Hân, Kur’ân-ı kerîm okumaya başladı ve günün yirmidört saatinde, devamlı olarak Kur’ân-ı kerîm okunmasını vasıyyet etti. Bu günden i’tibâren sarayda, hafızlar günün yirmidört saatinde Kur’ân-ı kerîm okumaya başladılar. Halifelik kaldırılıncaya kadar bu böyle devam etti.

Cezayir’de Oruç Reîs şehid olduktan sonra yerine geçen kardeşi Hızır Reîs (Barbaros), Kuzey Afrika’daki ispanyol hıristiyanları ve Akdenizde bütün Avrupa ülkeleri ile mücâdele ediyor, İslâmiyeti yaymak için uğraşıyordu. Müslümanların bir bayrak altında toplanarak, hıristiyan âlemine karşı zaferler kazanabilmesi için, Hacı Hüseyn ismindeki elçisini, Osmanlı Sultânı Halîfe-i müslimîn Selim Hân’a gönderdi. Hacı Hüseyn, Hızır Reîs’in kendisine bağlılığını ve her emrine amade olduğunu bildirince, Selim Hân’ın gözleri yaşarmıştı. Hızır Reîs’e hükümdârlara mahsûs bir kılıç, bir de hil’at gönderdi. Cezayir’e, beylerbeyi ta’yin etti. Emrine ikibin yeniçeri, pekçok gemi gönderdi. Anadolu’dan da istediği kadar levent toplıyabileceğine dâir izin verdi.

Sultan Selim Hân, birgün Pîri Paşa’yı huzûruna çağırarak; “Pîrî lalam! Allahü teâlânın izni ile Mısır’ı fetheyledik. Hâdim-ül-Haremeyn ünvanı ile şereflendik. Allahü teâlâ bize her seferimizde zaferler ihsân eyledi. Artık emrimize muhalefet edecek kimse kalmadı. Bu vaziyette devletin yıkılma ihtimâli var mıdır?” diye sordu. Vezir Pîri Paşa da; “Muhterem dedelerinizin koydukları kânun ve kaidelere uyulduğu müddetçe, bu devletin yıkılma ihtimâli yoktur. Hünkârım” diye cevap verdi. Bu cevâp Selim Hân’ın çok hoşuna gitti ve Pîri Paşa’ya ihsânlarda bulundu.

Sultan Selim Hân, bütün işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapardı. O’nun rızâsı olmayan bir işe kat’iyyen karar verip yapmazdı. Dünyalık olan mala, mülke ve rütbeye hiç değer vermez, en büyük saadetin, “Bir evliyâya talebe olup, hizmet etmek” olduğunu bildirirdi. Bir defasında;

“Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş,
Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş”

buyurdu.

Sultan Selim Hân, İstanbul’a geldiğinden beri, Mısır seferinden dolayı meydana gelen harp malzemelerinin eksikliklerini tamamlamak için uğraşıyordu. Denizlere hâkim olmak için de, tersanelerde sür’atle gemi yaptırıyordu. Bu arada ispanyolların, Endülüs’teki müslümanlara yaptıkları zulümleri öğrenmişti. Bunlara ziyadesiyle üzüldü. Harp hazırlıklarının tamamlandığı sıralarda ba’zı vezirler; “Hünkârım! Donanmamız hazır. Dört aylık mühimmatımız da var. Rodos kalesi üzerine yürüyüp, orayı da ülkemize katsak” dediler. Selim Han, “Biz ülkeler zaptetmek niyetindeyiz. Siz beni bir hırsız kalesiyle uğraştırmaya çalışıyorsunuz. Sonra, Rodos kalesi için dört ay değil, sekiz-dokuz aylık bir mühimmata ve zamana ihtiyâç vardır... Benim bundan sonra yapacağım sefer, âhıret seferidir!” buyurdu. (Hakîkaten bu sözünden sonra vefât etti. Daha sonra Rodos, sekizbuçuk ayda fethedildi)

Hasen Can anlattı: “Halîfe-i müslimîn Sultan Selim Hân, 926 yılının Şa’ban ayında (m. 1520) Edirne’ye gitmeyi kararlaştırdı. Vezirler ve dîvân erkânını, orduyu hümâyuna lâzım olan pekçok ağırlıkları, hazîne-i âmire ile yola çıkardı. Ferhad Paşa’yı, beraber gitmek üzere alıkoydu. Hareketten birgün evvel, oturdukları köşkten çıkıp, sarayın eteğindeki bahçeyi yürüyerek indi. Gezintileri sırasında bir yokuşa çıkarken, sırtlarında hissettikleri bir acıdan rahatsız olup, bu zavallı hizmetçilerine hitap ederek; “Arkama güya bir diken batıp acıtır” buyurdular. Ben hakîr dahî: “Her hâlde bahçedeki ağaçlardan düşüp gömleğe takılmış olmalı. Ferman buyurulursa görülsün” dedim. Buyurdular ki: “Caizdir.” O anda iskemleci, taşımakta olduğu yaldızlı kürsüyü getirdi. Sultan da kürsü üzerine oturdu. Mübârek yakalarından elimi sokup her ne kadar araştırdımsa da birşey bulamadım. Mübârek arkaları gayet kıllı olduğu için, elimi sürmekle birşey hissedemedim. Ayağa kalkıp bir miktar gittikten sonra acıdan şikâyetlerini tekrarladılar. Bu defa düğmelerini açıp baktım. Kılların arasından gördüm ki, bir kıl başı kadar yer ağarıp etrâfı kırmızı olmuş. Üzerine dokununca; “İşte oldur” dediler. “Ne makûle nesnedir?” deyû suâl buyurdukta, beyân ettim. Buyurdular ki: “Bir parça sık!” Ben dahî, şehâdet ve orta parmaklarımla kenârından yokladım. Parmaklarımın arası, sertleşmiş büyük bir gudde ile doldu, irâdemi kaybedip; “Saâdetlü Pâdişâhım, büyük bir çıbandır. Henüz hamdır, olmadıkça zedelemek caiz değildir. Bir münâsip merhem koymak gerektir” dedim. Bu sözlerime karşı latîfe olmak üzere: “Biz çelebi değiliz ki, bir küçük çıbandan ötürü cerrahlara müracaat edelim” dediler. Bu hâlle, Kasr-ı Saâdet’e çıktılar. O geceyi acı ve ıstırab ile geçirdiler, Ertesi gün, çıbanın olgunlaşması için hamama gittiler. Bu bendelerinin hazır bulunmadığını fırsat bilip, kendi tellâkları olan Hasen adındaki hizmetçilerine, iyice sıktırıp çıbanı zedelemişler. Hamamdan geldikte, bana; “Hasen Can! Sözünle amel etmedik amma kendimizi helak ettik” buyurdular. Macerayı etrâflıca anlatınca, aklım başımdan gitti. Zaman geçtikçe, ol sert madde azıtıp, taştıkça taştı. Pâdişâh Edirne’ye gitmeye karar verdiğinden geri bırakılmayıp Şa’bân ayının ikinci günü Edirne’ye doğru yola çıktılar... Hastalığı gitgide şiddetlendi, ilâç kabûl etmez bir hâl aldı.

Çorlu yakınında, Sırt köyü nam mahalle inildi. Buraya indiklerinde çıban öyle bir hâl aldı ki, akıntısını vücûdundan def etmeye sultânın iktidarı kalmadı. Çaresiz ol mahalde ikâmet ve karar ihtiyâr buyuruldu. Ve daha önce Edirne’ye varan erkândan; Vezîr-i a’zam Pîrî Paşa ve Mustafa Paşa ve Beylerbeyi Ahmed Paşa, orduyu hümâyûna da’vet olundular. Bunlar gelince, askerin içine bir şübhe düşmesin diye, işlerin icâbına göre, dîvân toplanıp mansıplar dağıttılar ve terfi-i merâtib eylediler ve neşeli görünerek, gizli kederlerini belli etmediler. Ve iki ay müddet acılar içinde vakit geçirdiler.

Bu sırada asker arasında binbir türlü haber şayi’ olup, yersiz bir takım hareketler olacağı alâmetleri belirince, vezirler bana haber gönderip, Sultan için nasıl bir çâre gerektiği sorulunca, ben de, askerin mübârek yüzlerini görmeye hasret kaldıklarını kendilerine arz edip, yalvarıp yakararak, otâğ-ı hümâyûnun önüne çıkmalarını sağladım. Orada bir miktar vekâr içinde durup, yüzünü gösterdikten ve sipâhilerin hatırlarına düşen tereddüdü izâle ettikten sonra, yerlerine avdet buyurdular. Ve Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa’yı sır saklamaya iktidarı olmadığı için, Edirne muhafızlığı bahânesiyle, o tarafa yolladılar. Çıbana hiçbir ilâç ve ihtimâm kâr etmediğinden, aynı sene Şevvâl’in dokuzuncu gecesinde rûhunu teslim edip, bu elemli dünyâdan Cennet bahçelerine doğru uçup gittiler.

Hastalığı sırasında, ona hizmet etmek şerefinden bir ân mahrûm olmadım. Geceleri sabahlara kadar mum gibi için için yanarak, karşılarında durur idim. Bir hizmeti olmadığı zaman, emr-i âlileri ile döşekleri yanında oturur idim. Kâh mübârek elleri elimde, kâh asîl ayakları dizimde idi. Cerrahlar ilâca giriştikleri sırada, kâh omuzuma dayanır, kâh cerrahların yaptıklarına bakmaya me’mûr eder, ancak bana i’timâd buyururlardı.

Vefâtında, Kur’ân-ı kerîm okumak ve telkinde bulunmak vazîfesini yalnız ben gördüm. Son nefesine kadar bir an yanından ayrılmadım. Hattâ son nefesini vereceği sırada bu hakîre hitâb edip buyurdular ki: “Hasen Can, bu ne hâldir?” Ben hizmetçileri dahî dedim ki: “Sultânım, cenâb-ı Hakka yüz çevirip, Allahü teâlâ ile olacak zamandır”. Buyurdular ki: “Bizi bunca zamandan beri kimin ile bilirdin? Cenâb-ı Hak’ka teveccühümüzde kusur mu gördün?” Ben dahî dedim ki: “Hâşâ ki, bir zaman Allahü teâlânın adını anmayı unuttuğunuzu görmüş olam. Lâkin bu zaman başka zamanlara benzemediği için, ihtiyâten söylemeye cesâret eyledim.”

Bir an geçtikten sonra: “Yâsîn sûresini oku!” diye ferman buyurdular. Emr-i hümâyûnları gereğince Yâsîn sûresini hatmettim. Benimle beraber okudular. İkinci defa okurken “Selâmün kavlen min Rabbirrahîm” âyetine geldiğim zaman gördüm ki, mübârek dudakları bu âyeti okuyarak hareket eder. O anda şehâdet parmağını uzatıp, kelime-i şehâdet getirdiler. Sonra “Allah” diyerek vefât eylediler.

Eli elimde idi. Mübârek bileğini tutmuş, nabzını dinliyordum. Nabzın durduğunu hissedince, o anda lâzım olan hizmetleri yerine getirmek üzere ayağa kalktım. Hekimbaşı Ahî Çelebi orada idi. Benim ne yaptığıma bakıyordu. Ayağa kalktığımı görünce: “Henüz hayat bâkidir. Ne için ayağa kalkarsınız?” diye beni oturtmaya kalkınca; “Bu eşiğe alnımı koyduğum andan bu âna kadar, velîni’metimin hizmetinden bir lahza yüz çevirmemişim. Bu sıralarda yapılacak iş budur. Tabiblik etmenin zamanı geçti ve asıl cevher kaybolup gitti” dedim. Gerekli hizmetleri yerine getirdim.”

Sultan Selim Hân’ın gaslinin, otâğ-ı hümâyûnda yapılmasına karar verildi. Hekim Şah Muhammed Gaznevî, Hekim Îsâ ve Hekim Osman otağa girerek, gasl işlerine başladılar. Gasl esnasında avret mahalleri iki defâ açılacak gibi olmuş, o ânda Selim Hân, sağ eli ile avret mahallini örtmüştür. Orada hazır olanlar hayret etmişlerdir.

Ahmed İbni Kemâl Paşa, vefâtı için:

“Az zaman içre çok iş etmişti,
Sayesi olmuş idi. âlemgîr.
Şems-i asr idi, asırda şemsin.
Zılli memdûd olur, zamanı kasîr”

Ma’nâsı: “Kısa zamanda çok iş yapmıştı. Lütuf ve ihsânlarının gölgesi cihanı tutmuştu. Asrının güneşi idi. İkindi güneşinin gölgesi uzun, fakat zamanı kısa olur” buyurdu. Ayrıca şu târihi düşürdü:

“Rûhunu Sultan Selim’in yâ Allah,
Gark-ı rahmet kıl bihakkı fâtiha.
Kim vefâtına ânın târihtir,
Ehl-i îmân rûhu için Fâtiha.”

Sultan İkinci Abdülhamîd Hân zamanında, Sultan Selim Hân’ın türbesinde vazîfe yapan bir türbedâr çok fakir idi. Selim Hân’ın büyük bir evliyâ olduğunu öğrenmişti. Fakat yıllardır bu türbede vazîfe yaptığı hâlde, hiçbir kerâmetini görmemişti. Birgün kabre karşı durup, Selim Hân’a hitaben; “Evliyâdan olduğunu duydum. Yıllarca türbedarlığını yapıyorum, hâlâ yoksulluk içindeyim” dedi. Sultan Selim Hân, o gece zamanın sultânı Abdülhamîd Hân hazretlerine rü’yâda görünerek, durumu bildirdi. Pâdişâh, o türbedârı sarayına çağırdı ve türbedeki durumları sordu. Türbedâr dünkü söylediği sözleri hatırlıyarak, Abdülhamîd Hân’ın hâdiseden haberdar olduğunu sezdi ve söylediklerini tekrar etti. Bunun üzerine Sultan Abdülhamîd Hân, o türbedâra ihsânlarda bulundu ve maaşını arttırdı.


1) Evrâk-ı Perişan

2) Tâc-üt-Tevârih cild-2, sh. 397

3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye, sh. 1063

4) Rehber Ansiklopedisi cild-15, sh. 141

5) Selimnâme (Sa’düddîn Efendi)

6) Fetihnâme-i Diyâr-ı Arab

7) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî) sh. 217

8) Münşeât-üs-selâtîn cild-1, sh. 398, 459

9) Müneccimbaşı Târihi vr. k. 93 a.

10) Tevârih-i Âl-i Osman (Millet Kütüphânesi No: 29) Defter 9 vr. 25

11) Devlet-i Osmâniyye Târihi Tercümesi (Hammer) cild-4, sh. 101

12) Selimnâme (İshâk bin İbrâhim). Âşir Efendi kısmı No: 655

13) Selimnâme (Keşfi), Es’ad Efendi kısmı No: 2147

14) Tabakât-ül-memâlik, Ayasofya kısmı No: 3396

15) Târîh-i Sultan Selim Hân (Celâl-zâde Sâlih Çelebi) Hüsrev Paşa Kısmı Na 354

16) Selimnâme (Şükrî) Es’ad Efendi Kısmı No: 2146
16-01-2013 03:17
Web Bul Rep Ver Alıntı
« Önceki | Sonraki »


Bu Konudaki Mesajlar
Yavuz Sultan Selimin Hayatı - KaRNeC - 16-01-2013, 03:11
RE: Yavuz Sultan Selimin Hayatı - KaRNeC - 16-01-2013 03:17

Benzeyen Konular
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Steve Jobs’ın İlham Verici Hayatı KaRNeC 0 863 10-02-2013 10:40
Son Mesaj: KaRNeC
  Müslüm Gürses Kimdir ? Hayatı, Biyografisi KaRNeC 0 1,564 31-01-2013 10:59
Son Mesaj: KaRNeC
  Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı Kimdir ? Biyografisi, Hayatı Ebru 1 1,530 25-01-2013 03:30
Son Mesaj: KaRNeC
  Hz. Ömer'in Hayatı KaRNeC 0 1,162 23-09-2011 02:26
Son Mesaj: KaRNeC

Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir

Forum Atla:

tanıtım haberi son haberler kahramanmaraş haberleri saç ekim wmal kral tv izle Özel Değirmen Anaokulu

Öğretmen Sitesi

Öğretmen Siteleri



Öğretmen Sitesi | İletişim | Yukarıya dön | İçeriğe Dön | Mobile Version | RSS

Türkçe Çeviri: MyBBTürkiye
Üretici: MyBB, © 2002-2017 MyBB Group.

MyBB & SEO İnSiDe

ÖğretmenSitesi.İnfo Google Gizlilik Politikasına riayet etmektedir