563 defa görüntülendi.

Yetmiş İki Fırka...

KaRNeC
Site Kurucusu
*******


Mesajlar: 19,178 Katılma Tarihi: 26-02-2011 Rep Puanı: 123 Durum: Çevirimdışı

Mesaj: #1
Yetmiş İki Fırka...

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Doğrusu kitaplılar kendi dinlerinde yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Biri hariç diğerleri cehennemliktir.” buyururlar. (Ahmed bin Hanbel)

Fakat bu bölücüler yahudileri de hıristiyanları da geçtiler, yetmiş üç fırkaya ayrıldılar.

Bölücüler Müminûn Sûre-i şerif’inin 52-56. Âyet-i kerime’lerini çürütüp hükümsüz hale getirmek ve kendi dinlerini ayakta tutmak için, çeşitli yollara başvuruyorlar.

Ezcümle bu Âyet-i kerime’lerin güya yahudiler hakkında nâzil olduğunu iddia etmeleri bunun bir ifadesidir.

Halbuki gerek Âyet-i kerime’lere gerekse Hadis-i şerif’lere bakıldığında, müfessirin-i izâm hazeratının beyanlarına dikkat edildiğinde, Ümmet-i Muhammed’e âit olduğu görülür.

Diğer taraftan “Sebebin hususiyeti hükmün umumiyetine mâni değildir.” kaidesi unutulmamalıdır. Çünkü Kur’an-ı kerim’de mevcut olan her hüküm, kim hakkında nâzil olursa olsun, Ümmet-i Muhammed’e de şâmildir.

Kelâmullah sanki asırların ve devirlerin kitabı değilmiş gibi “Sebeb-i nüzul!.. Sebeb-i nüzul!..” diye diye bu ilâhî fermanı on dört asır öncesi hadiselere hasretmek, Kur’an-ı kerim’i ifsad etmek için ancak bölücülerin başvurdukları bir âdettir.

“Halbuki Kurân-ı Azîmüşan kendisini bütün insanlığa duyurmak ve anlatmak için nâzil olmuş ve duyurmuştur. Ancak, onun mânâları ihata olunup bitirilemez. Bir mânâsı inkişaf ederken arkasından bir mânâ daha, arkasından bir mânâ daha yüz gösterir. Nurunun aydınlığı içinde gizlilik zuhur eder.

Mümine hitap ederken kâfire bir inzar fırlatır. Kâfiri inzar ederken mümine bir tebşir nüktesi uzatır. Avama hitap ederken havassı düşündürür. Âlime söylerken câhile dinletir, câhile söylerken âlime dokundurur. Geçmişten bahsederken geleceği gösterir. Bugünü tasvir ederken yarını anlatır. En sade müşahadelerden en yüksek hakikatlere götürür. Müminlere gaybı anlatırken, kâfirleri halden bizar eder. Ve bütün bunları hâle, makama, mekâna, zamana, mevzua göre en uygun en lâtif kelimelerle ifade eder.”
(Hak dini Kuran dili)

•

Müminûn sûre-i şerif’inin ilgili Âyet-i kerime’lerinin yahudiler hakkında nâzil olduğunu söylemeleri, Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerinin hükmünü çürütmektir. Çünkü bu Âyet-i kerime’ler kendi kurdukları dinlerinin içyüzlerini gösteriyor. Kendi dinlerini kuvvetlendirmeye, Allah-u Teâlâ’nın dinini yıkmaya ve kelâmını çürütmeye çalışıyorlar.

Biz de bu hükümleri üzerlerinden kaldırmak isteyen bu bölücülerin önüne, aynı hükmü taşıyan; Hicr: 90-94, Enbiyâ: 92-94 ve Rûm: 30-31. Âyet-i kerime’leri sırayla koyuyoruz. Bu müşrikler bu hükümlere ne ad takacaklar?

Bu Âyet-i kerime’lere iman mı edecekler, yoksa küfürde mi kalacaklar diye denemek için bu Âyet-i kerime’leri önlerine sürüyorum.

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’âm: 159)

Bu Âyet-i kerime bütün bölücülerin İslâm dâiresinden atıldıklarına dair hudut çizmektedir.

Allah-u Teâlâ onları kulluğundan tardetmiş, dininden atmış, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine de tardetmesi için emir buyurmuştur. “Benim onlarla ilgim yok, senin de olmasın.”

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de onları:

“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münâvî)

Hadis-i şerif’i ile ümmetliğe kabul etmiyor.

Bu şuna benzer; bir baba çocuğunu evlâtlıktan reddetmiş, nüfusundan da sildirmiş. Artık o evlât her ne kadar “Ben filân kişinin oğluyum.” dese bile mirastan mahrum edilmiştir.

Bunlar da imandan ve İslâm’dan mahrum edilmişlerdir.

Allah-u Teâlâ rahmet kapılarını onların üzerine kapamış, bölücüler hakkında hükmünü vermiş, âkıbetlerini açık olarak beyan etmiştir.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri bu Âyet-i kerime’nin ümmet-i Muhammed hakkında nâzil olduğunu söylemiştir.

Müfessir Elmalı’lı Hamdi Yazır Efendi’nin bu Âyet-i kerime hakkındaki beyanları şöyledir:

“Dinin bazı ahkâmını tanıyıp bazısını tanımayarak parçalayan; veya dinlerini tevhid-i Hakk’ta toplamayıp muhtelif emeller, mâbudlar, metbûlar (liderler) ve türlü türlü yollarla çatallandıran, hak dinden ayrılmaya kalkışanlar, içtihadlarını tevhid için değil tefrik için sarfedenler, her biri ayrı bir lidere ve nefislerinin arzularına taraftarlık ederek fırka fırka olup yahudi ve hıristiyanlar gibi tefrikaya düştüler.

Ne teessüf ki müslümanlar da bu hallere düşmüşlerdir.

Nitekim Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz buyurmuştur ki:

“Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, birinden başka hepsi cehennemdedir. O bir fırka-i nâciye ise benim ve ümmetimin üzerinde gittiğimiz yolda gidenlerdir.”

Bundan şu anlaşılır ki yahudilerden bir, hıristiyanlardan bir, müslümanlardan bir olmak üzere üç fırka-i nâciye yoktur. Her zaman için bir fırka-i nâciye vardır ki, o da Peygamber Aleyhisselâm’ın ve ashâbının yürüdükleri tarik-ı hak ve sırat-ı müstakim olan tevhid (birlik) yolunda yürüyenlerdir.

Diğerlerine gelince, sen onlardan hiçbir şeyle âlâkalı değilsin. Dinlerini tefrik edenlerden ve fırka fırka olanların fırkalarından, hallerinden ve felâketlerinden ne mesulsün, ne haklarında Allah’tan bir şey sorup istemeye salâhiyetin vardır, ne onların sana tutunmaya ve gittikleri yolu sana isnad etmeye hakları vardır, ne de senin onlara şefaât etmeye salâhiyetin vardır.

Onlara yapılacak iş, tatbik olunacak emir yalnız Allah’a aittir. Ne yapacağını ancak O bilir. Sonra zamanı gelince onlara ne yaptıklarını haber verecektir.”
(Hak dini Kur’an dili cilt: 3 sh. 2110-2111)

•

Bu bölücüler İslâm için değil, isim için çalıştıklarından, Allah-u Teâlâ onları reddetmiştir. Biz İslâm için çalışırız, onlar isim için çalışırlar.

İyi bilin ki bizim onlarla hiçbir ilgimiz yoktur. Onlarla muhatap değiliz, onları Hazret-i Allah ile muhatap bırakıyoruz. Ya inanacak iman edecek, saâdet-i ebediyeye kavuşacak ve sonra da bize teşekkür edecek. Veyahut inanmayıp küfür batağına batacak. Bu vebal kendisine aittir.

Allah-u Teâlâ’nın emir ve hükümlerini yerleştirmek istiyorum ve Allah-u Teâlâ’nın Âyet-i kerime’lerine iman etmeye dâvet ediyorum. Eden eder, kalan kalır. Sadece tebliğe memurum.

“Onlar kendilerine ilim geldikten sonra, birbirlerini çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler.

Eğer belirli bir süre için Rabb’inin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu.”
(Şûrâ: 14)

Buradan anlaşılıyor ki Allah-u Teâlâ onlara karşı ne kadar gazaba gelmiş!

Bir taraftan kulluğundan tardetmiş, diğer taraftan da en şiddetli bir azabı onlara hazırladığını beyan buyurmuş.

Bunlar da bölücülükte sevinedursunlar. Bunlara uyanlar da ibret alsınlar. Çünkü aynı azabı onlar da tadacaklar. Uymak şöyle dursun, onlara meyletmek dahi helâk olmaya kâfidir.

Bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

“Azabı gördükleri zaman kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler.” (Furkân: 42)

Amma kaçıp kurtulmak ne mümkün?

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Fırkalar kendi aralarında ayrılığa düştüler. O büyük güne şahit olunduğu zamanda vay o kâfirlerin haline!

Bizim huzurumuza çıkacakları zaman ne iyi duyarlar ve ne iyi görürler! Fakat o zâlimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.

Resul’üm! Hâlâ gaflet içinde bulunanları ve hâlâ inanmayanları, işin bitmiş olacağı o hasret günü ile uyar.

Şüphesiz ki biz bütün yeryüzüne ve üzerinde bulunanlara vâris olacağız. Onlar bize döndürülecekler.”
(Meryem: 37-40)

Yukarıda belirtilen Âyet-i kerime’leri ile ve yukarıda geçen Müminûn sûresi 52-56. Âyet-i kerime’leri ile Hazret-i Allah’ın kulluğuna, Hadis-i şerif’le de Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ümmetliğe kabul etmediğini biz nasıl kabul edelim?

“Ayrılık yapan bizden değildir.” (Münâvî)

Ancak Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri esas tutarız. Lâfa, yalana, dolana asla itibar etmeyiz, ona göre cevap verin.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Kendisine Rabb’inin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir?

Muhakkak biz zâlimlerden öç alacağız!”
buyuruluyor. (Secde: 22)

Müminûn sûresinin 52-56. Âyet-i kerime’lerinin nur ışığı altında dinleri ayıralım.

“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imrân: 19)

Kitabullah ise Hazret-i Kur’an’dır:

“Bu Kur’an doğruluğu şüphe götürmeyen, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren bir kitaptır.” (Bakara: 2)

Onun emir ve hükümlerine şeriat denir.

“Sen o şeriata uy.” (Câsiye: 18)

Kim ki bunlara, yani Allah-u Teâlâ’nın emir ve hükümlerine rızâ gösterirse o Allah-u Teâlâ’nın hudutları dahilindedir.

“Bu hükümler Allah’ın hudutlarıdır. Kim Allah’ın hudutlarını aşarsa kendine yazık etmiş olur.” (Talâk: 1)

Bunları red ve inkâr eden olursa kâfir olur. Çünkü hükm-ü ilâhiye böyledir.

“Âyetlerimizi inkâr etmek için yarışırcasına gayret sarf edenler var ya, işte onlar için acıklı bir azap vardır.” (Sebe: 5)

Kim ki, İslâm dinini alet ederek, dini dünyaya değiştirirse onlar için acıklı bir azap vardır.

“Bize kavuşmayı ummayanlar, dünya hayatına râzı olup, onunla tatmin olanlar var ya!

İşte onların kazandıklarına karşılık varacakları yer ateştir!”
(Yunus: 7-8)

Onlar dini alet etmiş ve birer isim takarak İslâm’dan çıkmışlardır.

“Onların çoğu Allah’a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar.” (Yusuf: 106)

Bütün iş ve icraatları da isimlendirdiği din veya kitaba göredir.

“Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın birleştirmesini emrettiği şeyi ayıranlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar... İşte lânet onlar içindir ve kötü yurt cehennem de onlarındır.” (Ra’d: 25)

Onlar İslâm dininden çıktıkları için Allah-u Teâlâ onlara sapık ismini vermiş.

İslâm gibi görünüyorlar. İslâm dinine en büyük tahribatı yapıyorlar.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onların içyüzünü Hadis-i şerif’lerinde beyan etmişlerdir.

“Âhir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa âlet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır. Amma kalpleri kurt gönlü gibidir. Azîz ve Celîl olan Allah-u Teâlâ bu gibiler için şöyle buyuruyor:

‘Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar? Yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.”
(Tirmizî. Zühd, 60)

Bunların ismi ve aslı budur. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu türemeleri koyun postuna bürünen kurtlar diye tarif ederken Allah-u Teâlâ sapıktır diye vasıflandırmaktadır.

“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak.” (Müminûn: 54)

Her birinin ayrı bir isimle ortaya çıkmaları ayrı bir din kurduklarını göstermektedir. Bu bakımdan bunlar İslâm dininin tahripçileri ve yıkıcılarıdırlar. Bunlar kurdukları dini kuvvetlendirmek için İslâm’mış gibi görünerek müslümanları yolarlar.


Allah-u Teâlâ kendi partisini açıklamış, felâhın, kurtuluşun da yalnız burada olduğunu beyan buyurmuştur.

“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)dir. İyi bilin ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)dir.” (Mücâdele: 22)

Allah-u Teâl⠓Benim partim budur.” buyuruyor.

Bu partiden ayrılan, başka partilere giren Allah-u Teâlâ’nın partisinden çıkmıştır.

Kim ki Allah ve Resul’üne iman etmişse, bu partiye tâbidir.

Erbakan’a inanıp uyanlar da o partinin adamlarıdır. Onlar Hazret-i Allah ve Resul’ünün partisinden değildir. Niçin? Onun sözüne inanıp, Âyet-i kerime’ye inanmadıkları için.

Menfaat, mevki, nam için zanda bulunuyorlar ve İslâm dini’ni âlet ediyorlar. Bu suretle de yalan söylüyorlar.

Din lâf işi değildir. Bu bölücüler Din-i mübin’i böyle parçalıyorlar.

Bunların bize teşekkür etmeleri lâzım değil mi? Ki biz sadece ikaz ediyoruz. Hüküm Hazret-i Allah’ındır.

Şimdi biz çekilelim aradan. Onları Hazret-i Allah ve Resul’ü ile başbaşa bırakalım. Zira onlarla muhatap değiliz.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde bölük ile partiyi ayırmıştır. Bölük ayrı şeydir, parti ayrı şeydir.

“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan din veya kitapla sevinmektedir.” (Müminûn: 53)

Onlar Allah-u Teâlâ’nın partisinden ayrıldılar. Başka partilere uydular. Fakat Allah-u Teâlâ gerek bölük, gerek parti hakkında şöyle ferman buyuruyor:

“Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıklarıyla başbaşa bırak.” (Müminûn: 54)

Benim partim budur, “Ülâike hizbullah”tır. Yani, yalnız Hazret-i Allah ve Resul’ünün partisindenim. Başka hiçbir parti ile ve hiçbir din kurucu ile de ilgim ve işbirliğim yoktur.

Zira Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.” (En’âm: 159)

“Semi’nâ ve eta’n┠Bu Âyet-i kerime’yi işittim ve itaat ettim. Hiçbir parti ile hiçbir bölücü ile ilgim yoktur.

Zira her din kuran bölücü, İslâm dinini yıkmak için, kendi dinini ayakta tutmak için çalışır. Binaenaleyh, bunlar Hazret-i Allah’ı ve Resul’ünü âlet ederler. Gaye ve maksatları, cemaati kendilerine çevirmek ve kurdukları dini kuvvetlendirmek içindir.

Bunlar dinlerini kurmuşlar, böylece dinden çıkmışlardır. Bunun içindir ki en büyük İslâm düşmanıdırlar.

Binaenaleyh gerek bölücülerin, gerek dinini parça parça edenlerin, gerek Hakk’tan ayrılıp parti kuranların hepsinin din olduğunu Hazret-i Allah’ın beyanlarından öğreniyoruz. Ve Cenâb-ı Hakk bize bunları duyuruyor. Sen kendi imanına göre bunu tahvil et.

Bugünkü partilere gelince;

Beş parmağın hepsi de bir değildir. Bunların içinde iyiler de var, kötüler de var. Gerçekten Allah için çalışanı göremedim. Hepsi de, bu çiftlikte benim de bir koltuğum olsun istiyor ve “Cebim dolsun” diyor, “Borum ötsün, filmim de çekilsin.” diyor. Fakat aslında dünya bir sinemadır. Herkes denenmek için gönderilmiştir.

Âyet-i kerime’de:

“O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.” buyuruluyor. (Mülk: 2)

Hiçbir din kurucularından değilim. Onların bütün faaliyetleri kurdukları dini kuvvetlendirmek içindir. Allah-u Teâlâ’nın dinini yıkmak için çalışırlar ve ceplerini doldururlar. Şöhretim çok olsun isterler.

Daha evvel denilmişti ki:

Bu mülkün sahibi olan Hazret-i Allah iki kişi gönderecek. Birisi Nurullah, diğeri Hidayetullah. Bunları temizleyecekler.

Kim Kime Tâbi Olduysa!:

Her asrın insanı yaşadığı devirde kime tâbi olduysa, kime bağlandıysa, kimin peşinden gittiyse onunla mahşere çağrılacaktır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“İnsan sınıflarından her birini biz o gün imamları ile beraber çağıracağız.” (İsrâ: 71)

İmam; insanlara öncülük eden, beraberinde de kendi yolunca giden ve peşinden gelen bir topluluk meydana getiren lider, önder demektir.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz bu Âyet-i kerime hakkında:

“İmamdan murad herkesin yaşadığı asrın önderidir.” buyurmuşlardır.

Herkes dünyada kimin bayrağı altında bulunmuşsa, kime uymuş, kimleri rehber edinmişse ahirette de onun bayrağı altında bulunacaktır.

Rehber edindiği, peşine düşüp gittiği lideri nereye götürülürse onlar da oraya gidecek, dünyada olduğu gibi ahirette de bir ve beraber olacaklardır. İyiler iyilerle beraber cennette, kötüler kötülerle birlikte cehennemde olacaklardır.

Firavun ahirette avânesinin önünde cehenneme gittiği gibi, bu sapıtıcılar da küfre kaydırdığı kimselerin hepsinin cehennemde öncüleridirler.

Sapıtıcıların peşine takılanlar, kendilerinin sonsuz bir felâkete düşmelerine sebep oldukları için onlara büyük bir kin ve öfke duyarlar. “Sen bizim buraya girmemize sebep oldun” diyerek, leş üzerine üşüşen kargalar gibi üzerlerine üşüşürler ve şöyle derler:

“Siz bize sağdan gelir, sûret-i haktan görünürdünüz!” (Saffat: 28)

Körükörüne peşlerine sürüklendikleri kimselerin ahiretteki zillet ve meskenetlerini, ne kadar sefil bir duruma düştüklerini gördüklerinde onlara şöyle derler:

“Biz size uymuştuk, sizin bağlılarınızdık, şimdi siz Allah’ın azabından zerrece bir şey olsun savıp bizi koruyabilecek misiniz?” (İbrahim: 21)

Bütün saltanat ve kisveleri dünyada kalan, yaptıkları tahrik ve tahriflerin, sapma ve saptırmaların cezasıyla karşı karşıya bulunan sapıtıcılar onları yüzüstü bırakır giderler. Aralarındaki bütün ülfet ve muhabbet sebepleri ortadan kalkar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hasretler ve pişmanlıklar halinde gösterecektir.

Onlar cehennemden çıkmayacaklardır.”
(Bakara: 167)

İslâm’mış gibi görünüp, din-i İslâm’a en büyük darbeyi vuranlar bunlardır.

Bunun içindir ki mürşid aramak çok mühimdir. Bir Mürşid-i kâmil vardır irşad eder, bir mürşid vardır ifsad eder.

Bu sebepledir ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve sâdıklarla beraber olunuz!” buyuruyor. (Tevbe: 119)

Şeytanla, şeytanlaşmış şeyhlerle değil.

Âyet-i kerime’de geçen sâdıklardan murad, Fenâfillah’a ermiş Mürşid-i kâmil’lerdir. Gerçek vâris-i enbiya onlardır.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım göremeyeceklerdir.” (Kasas: 41)

“Bu dünya hayatında biz onların peşine bir lânet taktık (daima lânetle anılacaklardır.) Kıyamet gününde ise onlar çirkinleştirilip iğrenç kimselerden olacaklardır.” (Kasas: 42)

İyilerin arkasında gidenler, saadet-i ebediyeyi kazanmaya vesile oldukları için liderlerini överek ve ona duâlar ederek büyük bir mutluluk içinde Cennet-i âlâ’ya doğru yürüyeceklerdir. Saptırıcı liderlerin peşine takılanlar ise felaket-i ebediyeye düşmelerine sebep oldukları için onlara büyük bir kin ve öfke duyacaklar, düşünmeden körü körüne ardına sürüklendikleri önderlerine lânetler yağdıracaklar, bedduâlar edeceklerdir.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için ‘Ey Rabbimiz! Bizi saptıranlar işte bunlardır. Bunlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!’ derler.

Allah da ‘Zaten hepsinin azabı kat kattır, fakat siz bilmezsiniz.’ buyurur.”
(A’raf: 38)

“Öncekiler de sonrakilere derler ki:

Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yok. O halde siz de kazandıklarınıza karşılık tadın azabı!”
(A’raf: 39)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyamet gününde insanlar bir araya toplanır, Rabbimiz ‘Her kim neye tapmışsa onun ardına düşsün.’ buyurur. Artık kimi güneşin, kimi ayın, kimi tağutların (kodamanların) peşine düşüp gider.” (Buhari. Rikak: 52)

•

Başkalarının peşlerinde körü körüne giden, bu hususta kendilerini uyarmak isteyen münevver insanları dinlemeyen kimseler, o gün hakikati apaçık gördüklerinde; liderlerinin suret-i haktan görünerek her şeyi nasıl ters gösterdiklerini, o kodamanlara uydukları için nasıl bir felâkete düşürüldüklerini ve azabın hazır vaziyette kendilerini beklediğini müşahede ettiklerinde pek büyük bir hasret çekecekler.

Avam güruhu, dünyada iken lider kabul ederek körü körüne peşlerinde sürüklendikleri kimselerin ahiretteki zillet ve meskenetlerini, ne kadar sefil bir duruma düştüklerini gördüklerinde onlara şöyle derler:

“Biz size uymuştuk, sizin bağlılarınızdık, şimdi siz Allah’ın azabından zerrece bir şey olsun savıp, bizi koruyabilecek misiniz?” (İbrahim: 21)

Kendilerine ne emretmişlerse emirlerini tutmuşlar, onlara uydukları için zaten bu acı sonuca varmışlar.

Bütün yetkileri, makam ve mensupları dünyada kalan, yaptıkları tahrip ve tahriklerin, sapma ve saptırmaların cezası ile karşı karşıya bulunan önderler bu sözler karşısında mahçup olurlar, acziyetlerini itiraf ederler ve derler ki:

“Eğer Allah bizi doğru yola eriştirseydi, biz de size doğru yolu gösterirdik.” (İbrahim: 21)

“Her ümmet (topluluk) girdikçe kardeşine (kendini saptıran yoldaşına) lânet eder.” (A’raf: 38)

Saptırıcı önderlerle onlara şuursuzca uyan şakşakçılar bir araya gelince husumet ve karşılıklı tartışmalar başlar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için ‘Ey Rabbimiz! Bizi saptıranlar işte bunlardır. Bunlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!’ derler.” (A’raf: 38)

Hırlaşmalar ve ithamlar işte böyle başlar. Körükörüne peşlerinden sürüklendikleri ve felâket-i ebediyeye düşmelerine sebep oldukları önderlerine Allah-u Teâlâ’dan “Ey Rabbimiz!” diye başlayarak, kat kat cezalar vermesini isterler.

Çünkü onlara uydukları ve küfürde peşlerinden gittikleri için sapıklığa düşmüşler, onların açtığı çığırda yürüdükleri için cehenneme müstehak olmuşlar.

Allah-u Teâlâ onların bu isteklerine şu şekilde mukabele eder:

“Zaten hepsinin azabı kat kattır, fakat siz bilmezsiniz!” (A’raf: 38)

İstedikleri kat kat azap hem kendileri için, hem de onlar içindir. Kitleleri bâtıl yollara sürükleyen küfür liderleri hem kendi küfürlerinden, hem de başkalarını doğru yoldan saptırdıklarından ötürü; körü körüne bunların peşinden sürüklenenlere de hem kâfir olduklarından, hem de gönül rızası ile sapık liderleri taklit etmelerinden dolayı iki kat azap edilecektir.

Uyan da uyulan da birbirlerinden karşılıklı kuvvet almışlar, şirretliklerini beraberce yapmışlardır. Şimdi ise hem kendileri için hem de şuursuzca kabullendikleri fırkalar için ne kadar acıklı azaplar karşılarına çıkmıştır.

Allah-u Teâlâ’nın bu beyanı üzerine öncekiler sonrakilere şöyle derler:

“Sizin bizden üstünlüğünüz yoktur, kazandığınıza karşılık azabı tadın!” (A’raf: 39)

Orada buna benzer suçlamalar ve lânetleşmeler sürüp gider.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Onlar birbirlerini suçlayıp çekişirler.” (Saffat: 27)

“Siz bize sağdan gelir, suret-i haktan görünürdünüz!” (Saffat: 28)

Bâtılı süslerler, hak diye gösterirlerdi. Günahları sevap diyerek onlara işlettirirlerdi.

Kendilerini hayrat ve hasenâta sevketmek, doğru yolu göstermek istediklerini söyleyerek onları kandırıp Allah yolundan alıkoyarlardı. En güvendikleri noktalardan yanlarına sokulur, onları ayartmaya çalışırlardı.

“Hayır! Zaten siz inanan kimseler değildiniz.” (Saffat: 29)

•

Saptırıcı önderlere uymanın acı ıstırabını çok acı bir şekilde çeken uyruklar güruhu, kin ve intikam duyguları ile dolup taşarak Allah-u Teâlâ’ya yönelirler.

Derler ki:

“Ey Rabbimiz! Bunu bizim başımıza kim getirdiyse, ateşte azabını kat kat artır.” (Sâd: 61)

Aslında burada onlara karşı duydukları kin ve nefreti dünyada iken duymaları gerekiyordu.

“Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi yoldan çıkarıp sapıtanları bize göster. Onları ayaklarımızın altına alalım da en alçaklardan olsunlar!” (Fussilet: 29)

İnsanları saptırıp yoldan çıkaranların, dinden, diyanetten, ahlâk ve fazilet değerlerinden mahrum bırakanların büyük bir azaba uğrayacaklarında şüphe yoktur. Fakat Allah-u Teâlâ’nın kendilerine verdiği aklı kullanmayıp, dinin ilâhi beyanlarını dinlemeyip, bu gibi saptırıcıların gösterdikleri çıkmaz yollara sapan kimseler de onlar gibi azaba müstehak olmuşlardır. Kendilerini mazur göstermeye asla salâhiyetleri olamaz.

“Ey Rabbimiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize uymuştuk, onlar da bizi yoldan saptırdılar.” (Ahzab: 67)

“Ey Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver. Onları büyük bir lânete uğrat!” (Ahzab: 68)

Halbuki kendilerine ne emretmişlerse yapmışlar, onlara uydukları için zaten bu hale düşmüşlerdi.

•

“O zaman küfür öncüleri azabı görünce kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşıp giderler ve aralarındaki bütün bağlar kopar.” (Bakara: 166)

Körü körüne uydukları liderler onları yüzüstü bırakır giderler. Dünyadaki gibi baş olmak iddiasında bulunamazlar. Her şeyden vazgeçerler. Aralarındaki bütün ülfet ve muhabbet sebepleri ortadan kalkar. İttifak etmek üzere yaptıkları yeminleri ve anlaşmaları bozulur.

“Onlara uyup arkalarından gidenler ‘Ah ne olurdu, bir daha dünyaya gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşmış olsaydık!’ derler.” (Bakara: 167)

“Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hasretler ve pişmanlıklar halinde gösterecektir.

Onlar cehennemden çıkmayacaklardır.”
(Bakara: 167)

“Tat bakalım! Hani sen kendince çok üstün, çok şerefli bir kimse idin!” (Duhan: 49)

İkaz edildikleri halde bu ikazlardan nefret duyanlar var ya, iman ettikleri saptırıcı imamlarla cehenneme girdikleri zaman ne kadar pişmanlık duyacaklar.

“Ah keşke dinleseydik!

Hazret-i Allah’a ve Resulü’ne iman etseydik. Allah-u Teâlâ’nın dâvetçisi bize hep O’nun kelâmını önümüze çıkarıyordu. Fakat biz azgınlar bu âyetlerden ikrah ederdik. Çünkü sizin dininize girmiştik. Meğer o ne güzel bir dâvetçiymiş, keşke uysaydık! Şimdi ise sizden ikrah ediyoruz. Bu azgın ve alevli ateşler içerisine, size uymamız, yolunuzda bulunmamız ve çalışmamız sebebiyle girdik.”
diyecekler.

Onların boyunlarına demir halkalar takılır, yetmiş arşın uzunluğunda zincirlere vurulur. O bir lânet halkasıdır, o lânet halkası ile kaynar suya da atılırlar.

Aslında o lânet halkası onlara daha dünyada iken takılmıştır. Zira onlara Allah-u Teâlâ ve melekler, peygamberler ve sâlih kullar kıyamete kadar lânet etmişlerdi.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Bu dünya hayatında biz onların peşine bir lânet taktık (daima lânetle anılacaklardır.)

Kıyamet gününde ise onlar çirkinleştirilip iğrenç kimselerden olacaklardır.”
(Kasas: 42)

Zira onlar İslâm dininden çıktılar, din kurucu oldular.
29-05-2013 11:07
Web Bul Rep Ver Alıntı
« Önceki | Sonraki »


Bu Konudaki Mesajlar
Yetmiş İki Fırka... - KaRNeC - 29-05-2013 11:07

Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir

Forum Atla:

tanıtım haberi- son haberler- haber- kahramanmaraş haberleri- wikigazete.com- webcimo- Hava Durumu- sanierungsunternehmen -

Öğretmen Sitesi

Öğretmen Siteleri



Öğretmen Sitesi | İletişim | Yukarıya dön | İçeriğe Dön | Mobile Version | RSS

Türkçe Çeviri: MyBBTürkiye
Üretici: MyBB, © 2002-2016 MyBB Group.

MyBB & SEO İnSiDe

ÖğretmenSitesi.İnfo Google Gizlilik Politikasına riayet etmektedir